|
|

|
COĞRAFYA
KONUM
Orta Anadolu'nun kuzeyinde, Kızılırmak ile Batı Karadeniz ana havzaları
arasında yer alan Çankırı, 40° 30' ve 41º kuzey enlemleri ile 32° 30' ve
34º doğu boylamları arasında yer almaktadır. İlin komşuları batıda Bolu,
kuzeybatıda Karabük, kuzeyde Kastamonu, doğuda Çorum ve güneyde Ankara ile
Kırıkkale'dir. Denizden yüksekliği 723 metre olup, ülke topraklarının %o
94'lük bölümünü oluşturan toplam 7 388 Km²'lik bir alana sahiptir.
COĞRAFİ YAPI
a) Dağlar : Çankırı topraklarının yaklaşık % 60'ı dağlar ve yüksek
tepelerden oluşmaktadır. İlin kuzey sınırındaki dağlar, aynı zamanda en
yüksek kesimini teşkil etmektedir. Kuzey Anadolu dağlarının ikinci
sırasındaki Ilgaz Dağları, doğu-batı düzleminde uzanmaktadır. En yüksek
noktası 2587 metre olan söz konusu dağ sırasının üzerinde Küçükhacet
Tepesi (2546 Mt.), Büyükhacet Tepesi (2587 Mt.), Kulpi (1980 Mt.),
Bulancak (1935 Mt.), Altunsivrisi (1934 Mt.) ve Kocadağ (1763 Mt.)
bulunmaktadır. Aynı zamanda Çankırı ve Kastamonu arasındaki doğal sınırı
il sınırına dönüştüren Ilgaz Dağları, Kurşunlu civarında Sofra Sırtları ve
Çerkeş yöresinde Doğu ve Çamlıca olmak üzere iki kola ayrılmaktadır.
Ilgaz
Dağları'nın güneyinde ise Çorum ile Kastamonu/Tosya sınırından başlayarak
batıya doğru yönelen Erikli, Sarıkaya, Karakaya, Ilısılık, Yapraklı,
Doğdu, Taşyakası, Batıbeli ve Dumanlı Dağları, yaklaşık 2000 Mt.
yüksekliğe uzanan yeni bir sıra oluşturur.
Bu
sıraların daha güneyinde kalan bölgede de Çerkeş-Gerede ve Kızılcahamam
sınırı boyunca bir diğer dağ sırası uzanır. Bu sırada Çit, Karataş, Işık,
Elden, Aydos, Eldivan ve Bozkır Dağları yer almaktadır. İlin
kuzeybatısında ise Karabük ve Bolu ile doğal sınırı oluşturan Hodalca,
Elaman ve Eğriova Dağları yer almaktadır. Kent merkezi civarında yer alan
Hıdırlık Kaşı, Meryemana Tepesi ile Sarıdağ ise güneybatı düzleminde
uzanan diğer büyüklü küçüklü tepelerle birlikte, ileride Taşyakası,
Dumanlı ve Aydos Dağlarını oluşturarak devam etmektedir.
b) Ovalar
: Çankırı'da Kızılırmak Havzası dışında kayda değer önemli ovalar yoktur.
Ne var ki bu havzanın da sularının tuzlu olması sulanabilen tarım
arazisinin sınırlı olmasına sebep olmaktadır. İldeki ovalar başlıca beş
başlıkta incelenebilir: 1. Kızılırmak Havzası Ovaları : Bölgenin coğrafi
konumuna göre oldukça geniş olan havzanın Çankırı topraklarındakalan
bölümü yaklaşık 30 Km. uzunluğundadır. Havzada batı-doğu doğrultusunda
uzanan geniş ova ile bu ovanın kolları, bölgenin en büyük akarsuyu olan
Kızılırmak'la birleşen çeşitli çay ve derelerin yatakları boyunca , kuzeye
doğru yaklaşık 25 Km. uzanmaktadır. Bu ovalarda her türlü tarıma uygun
alüvyonlu topraklar bulunmaktadır.
2. Devrez
Çayı Çevresindeki Ovalar : Söz konusu ovalar Kurşunlu'nun güneyinden
başlayıp Devrez Çayı boyunca uzanarak Ilgaz İlçesi çevresinde genişleyen
ovalardır. Ilgaz'a kadar yaklaşık 2 Km.lik dar bir şerit çizen ovalar,
buradan itibaren genişlemeye başlar. Devrez Çayı'nın suladığı bu ovalarda
da her türlü tarıma uygun alüvyonlu topraklar bulunmaktadır.
3.
Tatlıçay Çevresindeki Ovalar : Bu bölgedeki ovalar Tatlıçay ve Korgun
Çayı'nın birleşme noktasında olup, söz konusu çay sularının tuzlu olması
sebebiyle tarıma yönelik sulama yapılmamaktadır.
4. Orta
İlçesindeki Ova : İlçe dahilinde bulunan ve doğudan batıya doğru uzanan
ova 15 Km. uzunluğunda ve yaklaşık 2 Km. genişliğindedir.
5. Çerkeş
Ovası : Oldukça küçük sayılabilecek ova alüvyonlu topraklarla kaplıdır.
c)
Yaylalar : Dağların hakim olduğu İl arazisinde "Yayla" tanımına uygun
arazilerin sayısı pek fazla değildir. Genel arazinin yaklaşık % 2,5-3'ünü
oluşturan bu yaylalar ise Ilgaz Dağları üzerinde bulunan Mülayim ve
Karapınar Yaylaları, Yapraklı Yaylası ile Taşyakası, Aydos ve Dumanlı
Dağları üçgeninde bulunan Sanı Yaylası ile Eldivan, Aydos, Karapazar ve
Aliözü Yaylalarıdır. Yaylaların bitki örtüsü ve ekolojik yapıları,
özellikle dağ turizmi ile tracking sporu için son derece uygundur.
d)
Akarsular: İl sınırları içindeki akarsuların en büyüğü, aynı zamanda
ülkemizin en uzun nehri olan Kızılırmak'tır. Kara ikliminin tüm
özelliklerinin görüldüğü ilde, akarsuların akış miktarlarında meteorolojik
değişimlere paralel olarak düzensizlikler görülmekte, yazları bazı sularda
azalma görülürken, irili ufaklı dere ve çayların tamamen kuruduğu
görülmektedir. Bu durumun tersine ilk ve sonbaharda ise dere ve çaylarda
su miktarının artarak normal ortalamaların üzerine çıktığı
gözlemlenmektedir. Eskiden ciddi can ve mal kayıplarına yol açan
taşkınların, son yıllarda alınan önlemler sayesinde tehlike oluşturmadığı
bilinmektedir. Çankırı İli sınırları içerisinde bulunan akarsuların en
önemlisi Kızılırmak'tır. 85.00 m³/sn'lik debisi olan nehrin yaklaşık 30
Km.lik bölümü Çankırı sınırları içinde kalmakta ve geçtiği bölgedeki
tarımsal araziyi sulamaktadır.
Ankara'nın
Kızılcahamam ilçesinden doğarak Orta, Kurşunlu ve Ilgaz'ın topraklarını
sulayan Devrez Çayı ise 211 Km. uzunluğunda ve 8.9 m³/sn.lik debiye
sahiptir. Önemli bir kolu da kent merkezinden geçen Tatlıçay (Acıçayla
birleşerek) 96 Km. uzunluğunda olup sularının tuzlu olmasından dolayı
yararlanılan bir akarsu değildir. Terme Çayı ya da kaynağındaki ismiyle
Şabanözü Çayı, Çankırı-Ankara sınırını çizdikten sonra Acıçay'la birleşir.
Gerek bulunduğu konum, gerekse akışı açısından sulamaya ve tarıma uygun
olan Uluçay, Kurşunlu ve Çerkeş'ten gelen küçük çaylarla beslenmektedir.
Oldukça hızlı akışı olan ve Uluçay'la birleşen Melan (Soğanlı) Çayı ise
ilerleyen kesimlerinde Filyos ırmağına karışmaktadır.
e) Göller
: Çankırı sınırları içinde önemli büyüklükte göl bulunmamaktadır. Küçük ve
orta ölçekli göller ise kışın su toplayan, yazın ise kuruyan göllerdir. İl
sınırları içerisinde; Kamış, Hacılar, Uzun, Bozyaka, Yayla, Hasır,
Dumanlı, Pazar, Büyük, Dipsiz, Çöp, Bakkal, Gül, Sülük, Kadıgil
isimlerinde göller bulunmaktadır. Çankırı'da tarım ve hayvancılığa yönelik
olarak yapılmış bulunan Eldivan-Seydi, Karadere, Saray, Şabanözü Göleti,
Mart, Karaören, Kurşunlu-Dumalı, Korgun-Maruf, Yapraklı-Gürgenlik gibi
göletler bulunmaktadır Çankırı'da ayrıca 53 milyon m³ hacminde ve net
6.200 Hektar alanı sulayabilen Güldürcek Barajı bulunmaktadır.
İKLİM BİTKİ ÖRTÜSÜ ve YABAN HAYATI
Karadeniz
iklim kuşağından İç Anadolu Bölgesine özgü kara iklimine geçiş kuşağında
yer almasına rağmen Çankırı'da genellikle İç Anadolu'ya özgü iklim hüküm
sürmektedir. Merkez, Ilgaz ve Yapraklı İlçelerinde kışlar serin, yazlar
ılık geçmektedir. Çerkeş İlçesinde ise kışlar soğuk, yazlar serin geçer.
İlin en fazla yağış alan ilçesi Yapraklı'dır. Hemen hemen her mevsim
yağışın görüldüğü ilde ortalama yıllık yağış miktarı 392-538 (Kg/m²)
arasında değişmektedir.
Güneye
doğru inildikçe bitki örtüsünde değişim ve zayıflama gözlemlenir. Yapılan
son araştırmalarda yaklaşık 2-3 yüzyıl öncesine değin il topraklarının
kimi tuzlu bölgeleri hariç olmak üzere ormanlarla kaplı olduğu
belirlenmiştir. Ne var ki genellikle tarla açmak maksadıyla yapılan
bilinçsiz kesimler, hayvan otlatmada ormanlardan yararlanılmak istenmesi,
müdahale imkanı olmayan orman yangınları ve iklim değişiklikleri yüzünden
bu ormanların büyük bir bölümü yok olmuştur.
İlin bütün
bu tahribattan sonra geriye kalan ormanları başta Ilgaz İlçesi olmak üzere
Elaman, Eğirova, Ovacık, Düvenlik, Ilısılık, Yapraklı, Sarıkaya, Karakaya
ve Erikli Dağları ve çevresindedir. İldeki bitki örtüsünün üst florasını
oluşturan iğne yapraklı ağaçlar, özellikle de karaçam, sarıçam, ardıç,
meşe, ladin ve köknar gibi orman ağaçlarıyla ahlat ve kızılcık
ağaçlarıdır. Bitki örtüsünün alt florasında ise hububat, yemlik ve
yemeklik baklagiller ile ayrıkotu, devedikeni ve yumak gibi bitkiler
bulunmaktadır. Ayrıca akarsular boyunca söğüt ve kavak ağaçları ile zengin
meyve bahçelerine de rastlanmaktadır.
ÇANKIRI'DA ORMAN ALANLARI
|
İşletme Müdürlüğünün adı |
Normal Koru(hektar) |
Bozuk Koru (hektar) |
Bozuk Baltalık (hektar) |
Orman Alanı (hektar) |
|
Çankırı Orman İşl. Müd. |
31.173
|
31.421
|
-
|
62.594 |
|
Ilgaz Orman İşl. Müd. |
18.212
|
8.160
|
5.693
|
32.065
|
|
Çerkeş Orman İşl. Müd. |
31.438
|
35.338
|
-
|
66.776
|
|
İl
Toplamı |
80.823
|
74.919
|
5.693
|
161.435 |
İlde
rastlanan başlıca av hayvanları kurt, tilki, tavşan ve sincaptır. Çay ve
derelerle göletlerde sazan, alabalık gibi tatlı su balığı türleri
görülmektedir. Uzun yıllar düzenli olarak mücadele edilemediği için
sayılarında oldukça artış görülen yaban domuzları ile son yıllarda yapılan
etkin mücadeleler sonucu, tarım ürünlerine zarar veren bu hayvan türünde
belirli bir azalma sağlanmıştır.
JEOLOJİK YAPI ve TOPRAKLAR
a)
Jeolojik Yapı : Çankırı İl Merkezinin bulunduğu bölge 3.Jeolojik zamanda
meydana gelmiş Oligoseniosen yaştaki jipsli (alçıtaşı) serilerden
oluşmuştur. Bu seri kuzeydoğuda Yapraklı İlçesi, güneydoğuda Kızılırmak,
güneyde Ankara il sınırı, güneybatıda Eldivan ilçesinin sınırladığı geniş
bir alana yayılmıştır. Değişik taşlı tortulların yer aldığı yörede
püskürük ve başkalaşım kayaçları da görülür. Dumanlıdağ, Kurşunlu, Ilgaz
ve Çubuk bölgelerini içine alan Galatya Masifi, mezozoik yaştadır.
Genellikle andezit bileşiminde lav, tüf ve kongomeralardan oluşur. Andezit
püskürmeleri asıl olarak miyosende, bir bölümü de pliyosende oluşmuştur.
Galatya Masifi'nin lav ve tüfleri, Ilgaz-Kurşunlu neojen havzasındaki,
miyosen tabakaları arasındaki boşlukları doldurur. Aynı masif içerisinde
bulunan Orta İlçesi toprakları, çakıl, kum ve kil gibi akarsu tortuları
ile örtülmüştür.
Batıda Çerkeş'ten başlayarak Kurşunlu ve Ilgaz'a dek süren alanlarda, alt
tabakaları tüflü ve marnlı neojen serisi vardır. Aynı seri Şabanözü
İlçesi'nin güneyini de kaplar. Bu oluşumun üst kesimleri kumlu ve
killidir.
Ilgaz İlçesi'nin kuzeybatısındaki Ödemiş Köyü yöresi ile Yapraklı
İlçesi'nden Ankara il sınırına dek olan alanlarda mezozoik yaştaki seriler
uzanır. Bu oluşumun içerisinde ince taneli kalkerler, denizaltı lavları ve
serpantin kayaçları birleşerek bir "Jeolojik Birim" oluştururlar.
Ilgaz İlçesi'nin kuzeybatısından başlayan üst kretase, yer yer mezozoik
yaştaki oluşumlarla kesildikten sonra yerini Karabük İline bağlı Eskipazar
İlçesi'nin doğusuna dek olan kesimde flişlerine bırakır. Kalın ve sürekli
seriler durumundaki kretase flişleri, kumlu ve killi şistler ve
kalkerlerden oluşmuştur. Ilgaz İlçesi'nin kuzeydoğusu ve doğusu ise,
metamorfik kayaçların yayılım alanlarıdır. Bu kayaçlar genellikle
paleozoik, kretase ya da jura yaşlı oluşumlardır.
b)
Topraklar : Ağırlıklı olarak çıplak dağlar ve platolarla kaplı olan il
toprakları şiddetli erozyon tehdidi altındadır. Bu yüzden tarım
yapılamayan araziler otlak olarak kullanılmaktadır. Engebeli ve eğimli
arazilerde ise sekileme yöntemiyle şeritsel tarım yapılabilmektedir.
Çankırı ili sınırları içerisinde alüvyal, kolüvyal, kestane renkli,
kahverengi orman ve kireçsiz kahverengi orman toprakları olmak üzere
toplam altı tür toprak bulunmaktadır. |
|
TARİH
Son
yıllarda özellikle merkeze bağlı Çorakyerleri (Elekçiardı) mevkiinde
yapılan araştırma ve kazılarda tarih öncesi döneme ait fosillerin
bulunduğu Çankırı’nın, yazılı tarih öncesi dönemi hala karanlıktır. Buna
rağmen bölgenin ilk halkının, Hattiler, Luviler ve Arzavalilar gibi Küçük
Asya halkları olduğu bilinmektedir.
ÇEŞİTLİ EGEMENLİKLER
İlk Yerleşimler Ve Yazılı Tarihin Başlangıcı
Tarihçiler, İ.Ö. 2000’lerde Mezopotamya’dan Anadolu’ya mal satmak üzere
gelen Asur tüccarlarının Mısır ve Mezopotamya’da, İ.Ö. 3200’lerden beri
bilinen “yazı”yı getirdiklerini, bu tarihin aynı zamanda Anadolu için
yazılı tarihin başlangıcı olduğunu kabul etmektedirler.
Özellikle Kültepe ve Kayseri’de bulunan bazı kil tabletlerinden bu
dönemde, Anadolu’da yaşayan halklarla ilgili önemli veriler elde etmek
mümkündür. Kiltepe tabletleri ya da Kapadokya tabletleri olarak bilinen bu
tabletler üzerinde yapılan dil çözümleme çalışmalarında, Orta Anadolu’daki
bazı yer ve kişi adlarına rastlanmıştır. Örneğin, bu tabletlerde, sonradan
Protohatti olarak adlandırılan, Hatti dili ile konuşan ve bu bölgede
yaşayan bir etnik grup olduğu kaydedilmektedir. Hattiler’in nereden ve ne
zaman geldikleri kesin olarak bilinmemekle beraber, eldeki verilerden, bu
dönemde ve bu yörelerde yaşadıkları ortaya çıkmaktadır. Aynı tabletten,
Hattiler’in Orta Anadolu’da Kızılırmak yöresinde (Marassantiya), bir başka
topluluk olan Hurriler’in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, Luviler’in ise,
Güney ve Güneybatı Anadolu yöresine yerleştikleri anlaşılmaktadır.
Anadolu’daki İlk Kent Devletleri
İ.Ö. 3000’lerde başlayan ilk Tunç Çağı’nın bitimi ile Asur Ticaret
Kolonileri Dönemi’nde, ticari ilişkilerin gelişmesi sonucu artan ekonomik
gücün etkisiyle Anadolu’da bir takım kent devletleri ortaya çıkmıştı.
Prenslikle yönetilen söz konusu kent devletlerinin yerleşim alanları
kuzeyden Pontus bölgesiyle, Tuz Gölü’nün güneyi ve Kızılırmak yayıyla
sınırlanmaktaydı. Asur tüccarlarının Anadolu’daki kolonileri, kent
devletlerinin bu kolonileri, kent devletlerinin çevresinde oluşmasına yol
açtı. Asur tabletlerinde sayıları yaklaşık 10’u bulan kent devletlerinin
en önemlisi ise Zalpa, Hattuş ve Kaniş’di.
Bir bey ya
da prens başkanlığındaki kurullarca yönetilen kent devletlerinin bu
yönetim biçimleri, daha sonraları birkaç kent devletinin birleşerek
kurduğu kentler birliği yönetim biçimine dönüştü. Bu nedenle egemenliği
altında toplanılan bey kral unvanını aldı. Son Tunç Çağı'nın başlangıcı da
Anadolu’daki bu küçük kent devletlerinin bir krallık yönetimi altında
birleşmeye başladığı dönemdir. İ.Ö. 1800’lerde Kussara Kralı Anita, Hattuş
ve Nesa (Kaniş) kentlerini ele geçirerek Orta Anadolu’da egemenliğini
kurmaya başladı.
Hititler
Hint-Avrupa kökenli olduğu sanılan ve Nesa dilinde konuşan Hititler’in
İ.Ö. 2000’lerde bir Anadolu kent devleti olan Kussaralılar’la ilişkisi
olduğu tahmin edilmektedir. Hititliler’in kökeni üzerine yazılı belge ve
arkeolojik kanıt olmamasına karşın, dil çözümleme çalışmalarından, bu
halkın Kafkasya ya da Balkanlardan geldiği ve dillerinin, Kussara halkı
diline yakın bir lehçede olduğu saptanmıştır.
1947’de
yörede Türk Tarih Kurumu adına yapılan araştırmalarda, İ.Ö. 2000 ile
tarihlenen Orta Tunç Çağı ve Son Tunç Çağı yerleşmeleri ortaya çıkarıldı.
Ayrıca arkeolog İsmail Kılıç Kökten’in (1909-1974) İç Batı Karadeniz ile
Çankırı yöresini içine alan bölgede yaptığı araştırmalar sonucunda
bölgedeki ilk büyük höyük olan Ilgaz’da Kastamonu; Çankırı ve Çerkeş-Tosya
yollarının kesiştiği noktadaki Salman Höyük bulundu. İsmail Kılıç Kökten’e
göre, höyükteki buluntular, Anadolu’nun step niteliğini açıklayan
çanaklardan çok, orman niteliği gösteren ateş boyalı bakır
çanak-çömleklere benzemekteydi. Bu bilgiler ayrıca höyükte İlk Tunç Çağı
buluntuları olduğunu da göstermektedir.
Buna karşın, 1955de C.A. Burney, aynı yörede araştırmalar yapmış, Salman
Höyük’teki buluntuların Orta ve Son Tunç Çağlarından kaldığını
söylemiştir. Bu buluntular arasında grimsi-beyaz renkte, açkılı, astarlı
çanak çömlekler vardı.
Aynı yörede bir başka höyük,Burney’in “Km 208” adını verdiği höyüktür
Ilgaz ilçesi yakınlarda Salman Höyük’ ün doğusundaki bu höyükte aynı dönem
Orta Tunç ve Son Tunç çanak-çömlekleri bulunmuştur. Bu iki höyük dışında
Çankırı’nın batısında bulunan Dümeli Höyüğü’nün de aynı döneme ait olduğu
sanılmaktadır.
İ.Ö XVII. yy’ın başlarında Hititler’in kralı Labarnas’tı. Labarnas’tan
sonra sırasıyla I. Hattuşil (Labarnas II.) ve I. Murşil (İ.Ö. 1620-1590)
tahta geçti.
I. Murşit’in tahtta bulunduğu dönemde Devrez Çayı (Kummesmaha) yöresinin
en önemli yerleşme merkezlerinden biri Tiliuara’dır. Bu kent ortaya
çıkarılamamıştır, ancak Karacaviran- Kurşunlu yakınlarında bulunduğu
sanılmaktadır.
Tiliura, Murşil’den sonra kral olan Hantilis döneminde terkedilmiştir. Bu
durumu Hitit İmparatorluğu (Yeni Hitit-Devleti) Dönemi krallarından III.Hattuşil’den
kalma bir tablet şöyle dile getiriyor:
“ Tiliura
Kenti Hantili’nin gününden beri boştu. Babam Murşil onu yeniden yaptırdı,
ama oraya iyice yerleşme sağlayamadı. Oraya silah ile yendiği Namra’ları
yerleştirdi. Sonradan (Çiftçi) olan (Tiliura’nın) eski sakinlerini çekip
(aldım) ve (ben) majeste, onları geri getirdim ve onları yeniden Ti (Liura)
da (yerleştirdim).”
C.A.
Burney’in Orta Tunç ve Son Tunç çağlarından kaldığını ileri sürdüğü Salman
Höyük, Tiliura’nın bulunduğu sanılan Devrez Çayı’nın kuzeybatısında yer
almaktadır. Yörede Eski Hitit Krallığı Dönemi’nden kalma bir başka kent,
İnandık Köyü’ndeki İnandık Höyüğü’dür. Çankırı’nın 40 Km. güneyindeki bu
höyükte, 1966-1968 arasında Ankara Müzesi arkeologları tarafından bir kazı
yapılmıştır. Kazıda İ.Ö. XVI. ve XV. yüzyıldan kalma ve yerel bir tanrıya
adandığı sanılan bir tapınak bulundu. Tapınakla ilgili fazla bilgi
olmamasına karşılık, bulunan pişmiş topraktan bir tapınak modeli, o
dönemin tapınak mimarisi üstüne sınırlı da olsa bir bilgi vermektedir.
İnandık Höyüğü’nde rastlanan diğer buluntular arasında Boğazköy’de de
rastlanmış olan, boğa biçimindeki kutsal içki kapları vardır. Ayrıca
pişmiş topraktan bir mülk bağış belgesi bulunmuştur. Belgede Hanhana Kenti
Vekili Tutulla’nın bağışladığı bir ev söz konusudur. Bu kentin bugünkü
yeri tartışma konusu olmakla birlikte, Karadeniz kıyısındaki Kaşka Ülkesi
sınırında sıralanan Eski Hitit kentlerinden biri olduğu bilinmektedir.
|
Hanhana, İnandık tabletinin bulunduğu kentin Hitit Dönemi’ndeki adı
olmalıdır. İnandık Höyüğü’ndeki yerleşmenin tarihini ve halkının
yaşantısının aydınlatması açısından önemli bir buluntu da “İnandık
Vazosu” olmuştur. Bu vazo, bir rastlantı sonucu bulunmuş ve burada
kazı yapılmasına yol açmıştır. Dış yüzü kabartmalı ve renkli büyük boy
vazoda, dinsel bir tören, olasılıkla dinsel bir evlenme töreninden
görüntüler yer almıştır. Dış yüzeyleri kabartmalarla süslü kaplar,
Orta Anadolu’da İlk Tunç Çağı’nın son, Orta tunç Çağı’nın ilk
evrelerinden beri bilinmektedir. İnandık vazosu da, tapınak ve başka
buluntularla birlikte I.Hattuşil (İ.Ö. 1650-1620) ve I. Murşil’in
(İ.Ö. 1620-1590) yaşadıkları Eski hitit Krallığı Dönemi’nden kalmadır.
Söz konusu “İnandık Vazosu” halen Ankara’da Anadolu Medeniyetleri
Müzesi’nde sergilenmektedir. |
III.
Hattuşil döneminde, Hitit devletinin kuzeyinde oturan ve sürekli
akınlarıyla tedirginlik yaratan Kaşkalar’la Hitit-Kaşka sınırında yer alan
Tiliura kentinde bir anlaşma yapıldı. III. Hattuşil, Tiliura ve sınır
bölgesinin çevre yerleşimleriyle yaptığı bir anlaşmada, Hantilis’in Eski
Krallık Dönemi’nde Kaşkalar için bazı yasaklar koyduğundan söz eder. Buna
göre Kaşkalar Devrez Çayını geçemeyeceklerdir. Daha önce de belirtildiği
gibi, Murşil döneminde yeniden kurulmuş, ama yerleşmenin tam sağlanamadığı
bu kent, Kaşkalar ile yapılan anlaşmadan sonra yeniden canlandı. Anlaşma
Hitit halkının buraya yeniden yerleşme koşullarını da içermekteydi.
Anlaşmada, hiçbir Kaşkalı askerin ya da yurttaşın bu kente giremeyeceği,
girerse suç işlemiş sayılacağı ve cezalandırılacağı belirtilmekteydi.
Hitit halkından bir kişi, Kaşka ülkesinden bir esir alırsa, bu kente
girmeden, kent dışında köle olarak çalıştırılabilecekti. Çoban, çifti ve
köylülerin Kaşka halkı ile gizli bir anlaşma yaptıkları saptanırsa,
cezalandırılacakları da antlaşmada belirtilmekteydi.
İ.Ö.
1200’lerde Yunanistan’ın kuzeyinden gelerek Trakya’dan geçen Ege Göç
Kavimleri Hitit Devleti’nin yıkılmasına neden oldu. Hititler, bu
saldırılar sonucunda, Güney ve Güneydoğu Anadolu’ya çekilerek küçük
beylikler halinde yaşamaya başladılar. Öte yandan, Karadeniz kıyısında
bugünkü Çankırı’nın kuzeyinde oturan Kaşkalar da, doğuya çekilerek,
Mezopotamya’nın kuzeyindeki dağlık yörelere yerleştiler.
Paflagonlar Ve Çeşitli Toplulukların Yöreye Gelişleri
Gerek
Hitit İmparatorluğu dönemi öncesinde ve gerekse imparatorluğun
yıkılışından sonra Çankırı’nın içinde bulunduğu Sakarya ile Kızılırmak
arasındaki bölge, çeşitli toplulukların uğrak yeri oldu.
İ.Ö. 3000-2400’lerde, Akalar’ın, sonradan Paflagonya adını alan bölge
kıyılarında bir süre kaldıkları, buradaki arkeolojik kalıntılardan
anlaşılmaktadır. Sonradan Ege Adaları’na göç eden Akalar, oradan Mikene
uygarlığını kurmuşlardı. Aynı dönemler Paflagonya’nın
iç kesimlerinde Kaşkalar yaşamaktaydı. Bu dönemi, Ege göçleri dönemi
izledi. Avrupa’dan Trakya yoluyla Anadolu’ya geçerek Mısır’a kadar uzanan
büyük Kavimler Göçü sırasında Paflagonya bölgesinden pek çok topluluğun
geçtiği bilinmektedir. Bunlar arasında dorlar, bölgede 400 yıl kadar
üstünlük kurmuşlardır.
Antik Yunan kaynaklarında, Paflagonya’nın eski halkı olarak Henet, Kaukon
ve Mariandina toplulukları gösterilmektedir. Henetler, Cide-Amasra
arasında, Mariandinalar Ayancık dolaylarında oturuyorlardı. Kaukonlar ise,
Eskişehir (Frigya) yörelerinde yerleşmişlerdi.
Paflagonlar, hatti Devleti’nin yıkılmasına yol açan Kavimler Göçü’nün
karmaşası içinde, tahminen İ.Ö. 1100de bölgeye geldiler. Paflagonlar’ın
geliş tarihi, Henet, Kaukon ve Mariandinalar’dan sonra, ama onların
kolları olan Traklar, Bitinler ve Tinler’den önceki zaman dilimine
gelmektedir. Paflagonlar, yaşam tarzı itibariyle kendilerinden önce burada
yaşamış olan Kaşkalar’a benziyor, çoğunlukla çobanlıkla geçiniyorlardı.
Ünlü tarihçi Herodotos Paflagonlar’ı, Persler’in Ahameniş (Akamen)
sülalesine vergi ödeyen satraklıkları arasında saymaktadır. Ancak,
Pafagonlar, o dönemlerde de kendi beylerinin yönetiminde özerk bir yaşam
kurmuşlardı. Bir diğer ünlü tarihçi olan Ksenofon da bu bilgiyi
doğrulamaktadır. Paflagonlar’ın 100.000’e yakın askerleri olduğunu anlatan
Ksenofon, bu kuvvetin bölgedeki güç dengesini bozacak bir nitelikte
olduğunu belirtmektedir. Bitin ve Tinler’in yanı sıra, İ.Ö. 700-650
dolayında Kafkasya’dan Kimmerler de Paflagonya’ya kadar gelmişlerdir.
Kimmerler, Lidyalılar’ca buralardan atılıncaya kadar (İ.Ö. 584) bu yörede
yüzyıla yakın bir süre kalmışlardır.
Pontus
Krallığı
Bölgede,
çok sonraları Pontus Devleti’nin kurulduğu görülmektedir. Ama devletin ilk
başkenti Ameseia (Amasya) Paflagonya sınırları dışında kalıyordu. Bir
Paflagonya kenti olan Sinop, sonradan Pontus Devleti’nin başkenti oldu
(İ.Ö.183).
İskender'in ölümünden sonra onun komutanlarından Antigonos. Paflagonya
kıyılarını ele geçirdi. Bu dönemde, Ilgaz Dağlarının güneyi Galatyalı
Mersias’ın yönetimi altındaydı. Pontuslular İ.Ö. 126 dolayında, buraları
da ele geçirdiler.
Paflagonlardan sonra Anadolu’ya geçmiş olan Bitimler, batıda
Bursa-İznik-Bilecik dolaylarında, giderek güçlenen bir devlet
kurmuşlardır. Gangra’nın (Çankırı) bir yerleşim merkezi olarak kuruluşu da
bu döneme rastlamaktadır. Bu dönemlerde, yerel oyma beyleri, gerek Pontus
Kralları, gerekse Bitin ve Galat beyleriyle sürekli çatışıyorlardı.
Mitridates döneminde, bölge askeri hareketlere sahne olmaktan geri
kalmadı. Özellikle, III. Mitridates Savaşı sona erince Pontus Krallığı
parçalandı. Pompeius Magnus’un kendi adıyla anılan yasalarla getirdiği
yeni bir düzen uygulanmaya başlandı. Bu yeni düzen Paflagonya’nın Pontus
ve Bitimya olarak ikiye ayrılmasına yol açtı (İ.Ö. 104). Bitim Devleti ile
Portus Kralı VI. Mitridates, Paflogonya’ yı aralarında paylaştılar.
Paflogonyanın iç kesimleri Pilaimenes soyunun egemenliğine bırakıldı.
Roma
Dönemi
MS 5 yılında Gangra (Çankırı), Antrapa (İskilip/Çorum) ile birlikte tüm
paflagonya, Romanın Galatya vilayetine bağlandı.
Roma döneminde bölgeyi en çok etkileyen olay, Galatya Kralı Deitaros’un
yönetimi oldu.
Deitaros, Roma İmparatoru Sezar’ın öldürülmesi olayını (M.S.41)
katıldıktan sonra, Paflagonya’ya döndü ve Trokme diye anılan Galat
oymağının topraklarını ele geçirdi. Deitaros Anadolu’daki Roma
Eğemenliğinin önemli bir beyi olmuştur. Yönetimi altına aldığı yörede,
kent yapımında ve tarımının gelişmesinde katkıları olmuştur. Roma
topraklarının Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasından sonra ise,
Paflagonya bir Doğu Roma Eyaleti oldu.
Bizans
Dönemi
Bizans yönetimi altında Paflagonya, Honorias Pontus ya da Pilaimeles
Teması diye anılan yerel bir birim durumuna getirildi. Pompeiopolis
(Taşköprü) bu temanın başkenti oldu. Bu bilgilerin dışında bölgenin Bizans
Dönemindeki tarihi oldukça karanlıktır. Ancak 1082’de Türklerin bölgeye
gelmesiyle Bizans etkinliğinin kırılmaya başladığı görülür.
ANADOLU SELÇUKLULARI
DÖNEMİ
1071’de
başlayan Anadolu’nun fethi, Süleyman şahın 1075’de İzniki alarak Anadolu
Selçuklu Devletinin temellerini atmasıyla devam etmiş, aynı zamanda
1080’deki büyük Türkmen Göçü ile Anadolu’daki Türk nüfusu hızlı bir artış
göstermiştir. Bu fetihleri efsanevi olarak anlatan Danişmendnameye göre,
Çankırı’yı fetheden Emir Karatekin, Melih Danişmend Gazi ile Emir Artuk'un
arkadaşlarındandır.
Emir
Karatekin, 1082’de Çankırı’yı aldıktan sonra Kastamonu ve Sinop’u
topraklarına katarak egemenlik alanını genişletmiş ve gücünü
sağlamlaştırmıştı. Danişmendname bu fethin Danişmendliler adına
yapıldığını söylerse de, Bizans kaynaklarıyla öbür kaynaklar, Emir
Karatekin’i Süleymanşah’a bağlı bir komutan olarak gösterir. Nitekim,
büyük Selçuklu Sultanı Melihşah, başta Süleymanşah olmak üzere Anadolu’da
kendisine karşı bağımsız bir güç oluşturan bu beylere karşı 1078’de Porsuk
Bey, 1091’de Emir Bozan komutasında ordular gönderdi; Emir Karatekin’de bu
ordularla çarpıştı ve savunmasını güçlendirmek için, Sinop yöresinden geri
çekildi.
Türbesi Çankırı’da olan Emir Karatekin’in hangi tarihte öldüğü kesin
olarak bilinmiyor. Bilinen yörenin, I.Haçlı seferinin sonuna dek Türklerin
elinde kaldığıdır.1097’de İznik’i ele geçiren Haçlı ordularının Eskişehir
üzerinden güneye doğru yönelmeleri sonucu Çankırı, Haçlı işgalinden
kurtulmuştur. Ancak, 1100de Danişmendli beyi Emir Gazi Gümüştekin’in
Malatya önlerinde Antakya Haçlı Kontu Bohemond’u tutsak alarak Niksara
götürmesi, bunun üzerine de 1101’de Roymond’de Toulouse komutasındaki bir
haçlı ordusunun Bohemondu kurtarmak için harekete geçti. Ankara’yı da
alarak yakıp yıkan bu ordu; Çankırı önlerine gelmiş, kenti çok iyi savunan
güçler karşısında başarısızlığa uğrayınca yöreyi yağmalayarak Kastamonu’ya
geçmiştir. Bu ordu Amasya yakınlarında I.Kılıç Arslan ve Emir Gazi
Gümüştekin’in güçlerine yenildi. Haçlılara yardım eden Bizanslıların
elinde kalan Çankırı yöresinin Emir Gazi Gümüştekin 1106’da yeniden
fethetti. I.Haçlı Seferinin etkisinin azalmasından sonra, kendilerini
toparlamaya başlayan Anadolu Selçukluları ile Danişmendliler,
birbirleriyle sürekli bir savaşa başladılar. Ayrıca Danişmendliler
arasında da taht kavgaları eksik olmuyordu. Bu durumda yararlanan
Bizanslılar, daha önce bitirdikleri bir çok yeri geri almaya başladılar ve
1132’de Vali Alparslan yönetimindeki Çankırı’yı da ele geçirdiler. Bir yıl
sonra 1133’de Emir Gazi Gümüştekin Çankırı’yı Bizans egemenliğinden
kurtardı ve 1134’de de öldü. Bunun üzerine oğullarıyla Anadolu Selçuklu
Sultanı I.Mesut arasında yeni bir savaşı başladı. Bu arada Bizans
İmparatoru Ioannes, Kastamonu’da bozguna uğratan Bizans güçlerinin öcünü
almak için, kendi komutasındaki bir orduyla Çankırı önlerine geldi.
Çankırı’daki Türk valisi öldüğünden kenti savunan güçleri karısı komuta
ediyordu. Bizans ilerlemesine karşı, I.Mesut’la Danişmendli tahtına egemen
olan Melik Muhammed birleştiler. Bunun üzerine Ioannes, Marmara Bölgesine
doğru çekilerek kışı burada geçirdi. 1135 baharında yeni güçlerle Çankırı
ve Kastamonu’yu kuşattı. Zorlu savaşlar sonunda Çankırı Bizanslıların
eline geçti. Kentteki Türkler tutsak alınarak İstanbul'a götürüldü. Ancak
Ioannes’in çekilmesinden kısa bir süre sonra kent Türklerce geri alındı.
I.Mesud,
ölmeden önce (1155) eski Türk devlet geleneği gereğince ülkesini üç oğlu
arasında bölüştürdü. II.Kılınç Arslan’ı Konya’da sultan ilan ederken,
küçük oğlu Şahinşah’a Ankara, Çankırı ve Kastamonu yöresini verdi. Ancak,
bu bölünme I.Mesud’un ölümünden hemen sonra taht kavgalarına yol açtı.
Önce I.Mesud’un üçüncü oğlu Dolat öldürüldü. Sonra Şahinşah, Çankırı’da
ayaklandı. Damatlarından Yağıbasan’da, II.Kılınç Arslan’ın sultanlığını
tanımayarak Kayseri üzerine yürüdü. Uzun süren bu iç savaş sırasında
Yağıbasan, Anadolu Selçuklu tahtına çıkarmak istediği Şahinşah’ın ve
Bizans İmparatoru Manuel’in desteğini sağlayarak güçlendi ve 1162’de II.Kılıç
Arslan’ı yendi. İstanbul’a giden II. Kılıç Arslan, Bizansla bir anlaşma
yaparak, yeniden Anadolu’ya döndü ve yağıbasan’ın asıl merkezi olan
Sivas’ı ele geçirdi. Bunun üzerine Yağıbasan, Şahinşah’la birleşmek için
Çankırı’ya geldi ise de 1164’de burada öldü. Bu durum II. Kılıç Arslan’ın
daha rahat hareket etmesini sağladı. Ankara ve Çankırı üzerine yürüyerek
Şahinşah’ı yendi ve yöreyi egemenliği altına aldı.
II. Kılıç
Arslan da ölmeden önce (1192) ülkeyi 11 oğlu arasında bölüştürdü. Merkezi
Ankara olmak üzere Çankırı, Kastamonu ve Eskişehir yöresini Muineddin
Mesud’a verdi. Ancak, ülkenin bu 11 parçaya bölünüşü daha II. Kılıç
Arslan’ın sağlığında kardeşler arasında taht kavgalarının başlamasına yol
açtı. Ölümünden sonra bu kavga giderek büyüdü. Bütün bunlara karşın
Muineddin Mesud, yöredeki Bizans topraklarında yeni fetihlere girişti.
Daha sonra, aldığı bazı yerleri, 1196'da Konya tahtını ele geçiren II.
Süleymanşah'a vermekle birlikte yöreyi egemenliğinde tuttu. Ancak, 1203'te
Süleymanşah'ça öldürülünce, yöre doğrudan Konya tahtına bağlandı. Daha
sonra I. Keykavus'un (1211-1219) 1214'te Sinop'u alması, yöreyi Karadeniz
üstünden gelebilecek tehlikelere karşı daha güvenli bir duruma getirdi.
Anadolu Selçukluları'nın en parlak dönemi olan Alaeddin Keykubad'ın
saltanatı sırasında (1219-1237), Çankırı en dingin ve zengin dönemini
yaşadı. I. Alaeddin Keykubad, alası Cemaleddin Ferruh'u kente vali atadı.
II. Gıyaseddin Keyhusrev döneminde de (1237-1246) bir ölçüde süren bu
durum sırasında Anadolu'nun Moğol akınlarına uğraması, Anadolu
Selçukluları'nı büyük ölçüde sarstı. 1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra ülke
bütünüyle Moğol egemenliği altına girdi. Bu dönemde Çankırı çeşitli
baskılara uğradı. 1262'de II. Keykavus'un eski komutanlarından Ali
Bahadır, Moğol egemenliğine karşı Ankara-Çankırı bölgesinde ayaklandı. Ama
başarılı olamadı ve kaçmak zorunda kaldı. Moğollar'ın yöredeki
egemenliğini temsil eden Sinop Beyi Muineddin Mehmed Pervane, 1293'te
Çankırı'yı yağmaladı, her türlü para, mal, hayvan ve ürünü topladı.
BEYLİKLER
DÖNEMİ
Çankırı
yöresinin II. Kıçılarslan’ın oğlu Muineddin Mesud’ca yönetildiği dönemde
(1192-1203), Kastamonu’da fetihlere girişen Hüsameddin Çoban Bey, daha
sonraları yörede babadan oğula geçen bir gemenlik kurmuştu. Çankırı Fatihi
Emir Karatekin’in soyundan olan Hüsameddin Çoban Bey, I. Keykavus
döneminde (1211-1219) Melik ülumera (Beylerbeyi) unvanı taşıyordu. Çoban
Bey, I. Alaeddin Keykubad’ın tahta çıkışında (1219) Konya’ya giderek
bağlılığını bildirmesi sonucu I. Alaeddin Keykubad da onun beylik
belgesini yenilemişti. Yöredeki geniş Türkmen kitleleriyle birlikte Çoban
Bey, bir uç beyi olarak, Bizanslarla sürekli savaştı ve 1223’te Kırım’a
yapılan sefere de katıldı. Bu tarihten sonra kaynaklarda adına
rastlanmayan Çoban Beyin öldüğü yer ve zaman bilinmemektedir. Yerine geçen
oğlu Hüsameddin Alp Yürek’in de yaşamı ve beylik süresi üstüne bir şey
bilinmiyor. Onun dönemi üstüne bilgilerimizin yokluğu, 1243 ten sonra
Anadolu Selçukluları’nın Moğol egemenliğine girmesiyle de ilgilidir.
Nitekim, 1258 tarihli bir belgeden yöre gelirinin Vezir Tuğrayi’ye
verildiği anlaşılmaktadır.
Candaroğulları Yönetimi
İlhanlı
tahtında Geyhatu, Anadolu seferinde II. Mesud’a yardım ederek Yavlak
Arslan’ın ortadan kaldırılmasını sağlayan Şemseddin Yaman Candar’a bu
hizmetine karşılık Eflani yöresini vermişti. Onun ölümünden sonra, yerine
geçen oğlu Süleyman Paşa, 1309’da bir baskınla Kastamonu’yu ele geçirerek
Mahmud Beyi öldürdü ve Çobanoğullarının yöredeki egemenliğine son verdi.
1341’den sonra ise oğlu İbrahim Bey’i Candaroğullarının başında görüyoruz.
O da 1345’te ölünce yerine amcasının oğlu Adil Bey geçmiştir. 1361 de
beylik tahtına Celaleddin Bayezid Bey çıkmıştır. Celaleddin BayezidBeyin
dönemi Candaroğulları ile Osmanlılar arasında ilk ilişkilerin ve
çatışmaların başladığı dönemdir.
Bayezid
Bey, ölümünden önce beyliği küçük oğlu İskender Bey’e bırakmak istiyordu.
Buna karşı çıkan büyük oğlu Süleyman Paşa, kardeşi İskender Bey’i
öldürdükten sonra Osmanlılara sığındı. I. Murad’ın desteğini sağlayan
Süleyman Paşa, Osmanlı güçleriyle birlikte Kastamonu üzerine yürüdü ve
1384 yılında Kastamonu Osmanlıların eline geçti. Bunun sonucunda Bayezid
Bey Sinop’a gitti ve böylelikle beylik ikiye ayrılmış oldu. Kısa bir süre
sonra Süleyman Paşa Osmanlı baskısına karşı çıkarak beylikten ayrıldı. Ama
halk onun yönetimini tuttuğundan, bu kez Osmanlılar yöreden çekildiler ve
bu yerleri Bayezid Bey’e bırakmak istediler. Bunun üzerine Bayezid Bey,
Süleyman Paşa’ya karşı harekete geçerek Kastamonu’yu aldı. Daha sonra
yeniden Osmanlı’nın desteğini sağlayan Süleyman Paşa, babası Bayezid
Bey’in de 1385 te ölmesiyle kesin olarak beyliğin yönetimini ele geçirdi.
İlk önceleri Osmanlılarla dostça geçinen Süleyman Paşa sonraları,
özellikle Kadı Burhaneddin Ahmed’le anlaşarak Osmanlılara karşı çıktı.
Yıldırım Bayezid 1392’de Süleyman Paşa’yı yendikten sonra öldürüldü ve
Candaroğulları Beyliği topraklarının büyük bir bölümünü Osmanlı
topraklarına kattı. 1392’den sonra yalnızca Sinop yöresinde egemenliğini
sürdüren Süleyman Paşanın kardeşi İsfendiyar Bey, 1402’de Yıldırım
Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle, Candaroğulları Beyliğinin eski
topraklarını yeniden ele geçirdi. Hatta Timur yardımlarına karşılık,
İsfendiyar Bey’e Çankırı’nın güneyindeki Kalecik’e değin uzanan toprakları
verdi. İsfendiyar Bey Fetret Döneminde Osmanlı şehzadeleri arasında taht
kavgasında dikkatli bir siyaset izleyerek yan tutmadı. 1423 yılında Çelebi
Mehmet’in kesin olarak egemenliğini kurmasından sonra da Osmanlılara karşı
sürekli bir dostluk siyaseti güttü. 1416 Eflak seferinde, oğlu Kasım bey
komutasında bir birliği Çelebi Mehmed’e yardım için gönderdi. Ancak, sefer
dönüşünde Kasım Bey, Çelebi Mehmed’den Çankırı, Kalecik, Tosya, Kastamonu
ve Küre-i Nuhas (Küre) yöresinin kendisine verilmesini istedi. İsfendiyar
Bey de Kastamonu ve Küre-i Nuhas (Küre) dışındaki yerleri Kasım Bey’e
değil, Çelebi Mehmed’e bırakacağını bildirdi. Sonuçda Ilgaz Dağısınır
olmak üzere güneyde kalan Çankırı, Kalecik ve Tosya yöresini alan Çelebi
Mehmed, 1417 de buraları Kasım Bey’e verdi. Çelebi Mehmed’in 1421 de
ölümü, İsfendiyar Bey’in harekete geçmesine neden oldu. Önce Kasım Bey’in
üstüne yürüyerek Çankırı’yı ele geçirdi ise de II. Murad Çankırı’yı geri
aldı. Bundan sonra Osmanlılarla Candaroğulları arasında kısa süreli birkaç
savaş daha oldu. 1423 te varılan anlaşmadan sonra, ilişkiler genellikle
dostça sürdü.
OSMANLI
DÖNEMİ
Çankırı yöresi 1417’den sonra Candaroğulları’ndan Kasım Bey’in yönetiminde
Osmanlı Devleti’ne bağlı olmakla birlikte, Kastamonu ve Sinop yöresinde
Candaroğulları’nın egemenliği sürüyordu. 1461’de Fatih Sultan Mehmed,
Trabzon seferine giderken, askeri ve ekonomik önemi olan Sinop’ u elinde
tutan ve Trabzon’ daki Pontus Devleti’yle de ilişkileri olan bu beyliği
kesin olarak ortadan kaldırdı.
Kasım
Beyin 1464’ den sonra ölmesiyle Çankırı, Osmanlı yönetim düzeninde Anadolu
Eyaleti’ ne bağlı bir sancak merkezi oldu. II. Beyazid’ in oğullarından
Alemşah’ ın oğlu Osman Çelebi de, bir süre, Çankırı’da sancak beyi olarak
bulundu. Ayrıca Çankırı doğuya yapılan seferlerde bir menzil yeri olarak
belirlenmişti.
XVI. yy’ ın ortalarında bozulmaya başlayan ekonomik yapı ile birlikte
artan toplumsal devinimler Anadolu’ nun öbür kentleri gibi Çankırı’yı da
etkilemiştir. XVI. yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan bir başka önemli
sorun da besin maddelerinin darlığı olmuştur. Bu darlık nedeniyle
özellikle 1574, 1575 ve 1576 yıllarında büyük sorunlar ortaya çıkmıştır.
1574’te Anadolu’ nun çeşitli kentlerine zahire mübaşirleri yollandı.
Bunlar beylerbeyleri ve sancak beyleri ile birlikte zahire satın almakla
görevlendirilmişlerdi. Halkın tohumluk ve yiyecek gereksiniminden fazlası
o günkü fiyat üzerinden toplanacaktı. Ama bu yöntem etkili olmadı;
genellikle halkın elindeki alınırken yörede etkili kişilerin zahirelerine
dokunulmuyordu. Ayrıca rüşvet, önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştı.
Bu dönemde
toplumsal açıdan önemli bir olay da devlet görevlilerinin devlete karşı
çıkarak, etkili oldukları yörelerde başına buyruk bir yönetim
kurmalarıdır. Bunların başında tımarlı sipahiler geliyordu.
Çankırı
Sancağı’ na bağlı Kurşunlu Kazası’ndan baba oğul her ikisi de tımarlı
sipahi olan Mehmed ve oğlu Murad adlı kişiler, tımarlı olmalarına karşın
rüşvetle subaşı olmuşlardı. Bu kişiler eşkıya reisi İbrahim ile birlikte
yasal olmayan bir biçimde halktan para topluyorlardı. Bu durum karşısında
dayanma gücü kalmayan halk, durumu İstanbul’ a bildirmiş, ayrıca, öbür
kazalardan da kurullar yollanmıştı. Verilen emirde sancak beyinin,
Kurşunlu ve Çerkeş kadıları ile birlikte bu iki zorbayı denetlemesi
istenmiştir. Yollanan emir gereği üç kadı ile Çankırı Sancakbeyi,
Kurşunlu’da tımarlı sipahi Mehmed ve oğlu Murad’ı yargılamaya başladılar.
Bu tür davalarda, çevreye “davası olan gelsin” denilerek haber vermek
gelenkti. Bu haber üzerine kalabalık bir şikayetçi topluluğu Kurşunlu’ya
geldi. Bu arada olayı duyan çevredeki tımarlı sipahiler de toplanmışlardı.
Bunlar, davacılara saldırarak, mahkemeyi bastılarsa da büyük bir tepki ile
karşılaşınca, Kurşunlu’ dan kaçarak canlarını kurtarabildiler. Sancakbeyi,
bu durumda yargılamanın yapılamayacağını bildirerek oturumu terk etti.
Halkın direnmesine karşılık, sipahileri tutan sancakbeyi kadıları da razı
ederek davayı açtırmadı. Bunun üzerine İstanbul, bu önemli davanın
görülmesi için Ankara ve Sivrihisar kadılarını görevlendirmek zorunda
kaldı. Yine aynı yıllarda Kara Kader, Cafer, Kirmani ve Şah isimli
eşkıyaların da Çorum ve Çankırı yöresinde yol kesip hırsızlık yaptıkları
bilinmektedir.
1576’ da
tüm Anadolu’yu etkileyen suhte (medrese öğrencisi) hareketleri, Çankırı ve
dolaylarında da görüldü. Örneğin 3 Ramazan 973 (24 Mart 1566) tarihinde
Amasya Beyi’ ne yazılan bir yazıda; “Kengırı sancağında bazı gurbet ve
suhte taifesinin toplanarak adam öldürdükleri ve yağmacılık yaptıkları
haber alındığından, bu gibilerin üzerine il erlerinin gönderilerek
haklarından gelinmesi”, 21 Şevval 973 (11 Mayıs 1566) tarihli Lalaya ve
Sultan Murad Lalasına yazılan diğer belgede de; “Bolu’ da ve Kastamonu’ da
suhte, Kengırı’da da gurbet taifesinin toplanıp eşkıyalık yapmalarına mani
olunması ve suçu sabit olanların cezalandırılması” istenmektedir.
Bu olaylar sonucu halkın yöneticilerle olan ilişkilerinin gerginleştiği,
halkın zaman zaman ayaklananları ve eşkıyayı yöneticilere karşı kullandığı
bilinmektedir. Sonuçta ise yöneticiler kendilerini korumak amacıyla
devriye birlikleri kurmuş, böylelikle halkla ilişkileri daha da
gerginleşmişti.
Anadolu’nun hemen her yerinden “selamlık”, “sekban akçesi” adı altında
vergi toplandığına ilişkin haberler geliyordu. Tosya kadısı, Çankırı
Sancakbeyinin kethüdası hakkında yolladığı bir şikayet mektubunda,
kethüdanın sancakta görevli tımarlı sipahilerle düzeni sağlaması
gerekirken paralarını alarak sipahilere izin verdiğini, bunların yerine
iki yüz adam toplayarak, sancak halkına vergi saldığını bildiriyordu. XVII.
yy’ın başlarında İzmit’te Çankırı ve Çorum’a dek uzanan sancaklarda,
beylerin buyruğunda çalışan zorbaların, subaşı ve kethüda olarak, sekban
bölükleriyle birlikte köyleri talan ettikleri yolunda İstanbul’a sürekli
şikayetler geliyordu.
1603 yazında, Çankırı halkı adına İstanbul’a gönderilen bir arzda,
sancakbeyinin halka iki kez vergi salarak, yirmişer kuruş topladığı,
“yaylak harcı” olarak bir akçe yerine bir kırmızı (altın) aldığı, bunları
her ay yandaşı subaşı ve sipahilere gönderdiği belirtiliyordu. Halk,
sancakbeyinin denetlenmesini ve topladığı paraların hazine adına
kendisinden geri alınmasını istemekteydi. İstanbul’dan Sancakbeyi’ne
gönderilen yazıda yanlarında zorba (yeni sipahi) bulundurmamaları
emredilerek, bunlara uyulması, sancağın elinden alınacağı bildiriliyordu.
XVIII.
yy’da, Çankırı, Anadolu Eyaletine bağlı bir sancak olma durumunu
sürdürüyordu. Bu dönemde Çankırı Sancağı yönetiminde bir mütesellim
bulunuyordu. Sancakların, sayıları gittikçe artan mütesellimlerce
yönetilmesinde bu yerlerin arpalık olarak verilmesinin büyük ölçüde etkisi
vardı. Sancaklar, arpalık olarak, genellikle vezirlere verilmekteydi. Bu
sancaklara atanan paşalar genellikle yerel güçler ve zorbalarla
anlaşamıyor, çoğu kez zorbalarca haksız olarak İstanbul’a şikayet
ediliyorlardı.
XVIII. yy
başlarında bozulan ekonomik durum sonucu vergilerde önemli artışlar
olmuştur. Örneğin “nüzul vergisi” 1712’da Çankırı’da hane başına 600
akçeye yükselmişti. Ayrıca, 30 akçe’de bunları toplamakla görevli
mübâşirlere veriliyor ve vergi böylece 630 akçeye ulaşıyordu. Malikhâne
olarak verilmiş köyleri ve mukataaları ellerinde tutanlar bu vergilerini
devlete peşin olarak ödediklerinden, buralardan kendileri için vergi
toplamaktaydılar. Bazı malikhane sahipleri vergilerin yeniden belirlenmesi
ve yeni yerleşenlerin vergilendirilebilmesi için İstanbul’a
başvurmaktaydı. Örneğin Çankırı’da Ali adlı bir malikhane sahibi,
malikhanesine bağlı köylerde yeniden “haric ez defter” (defter dışı)
kişilerin ortaya çıktığı, bunlardan çift vergisi alamadığı bildirerek,
bunların deftere işlenmesi için tahrir yapılmasını istemişti. Bu istek
olumlu karşılanarak tahrir yapılması için “emr-i şerif” çıkartılmıştı.
XVIII. yy’ın ikinci yarısında devleti uğraştıran önemli sorunlardan birini
de, bir türlü toprağa yerleştirilemeyen göçebe Türkmenler oluşturmuştur.
Anadolu’daki sancaklara yazılan fermanlarda yol kesen eşkıyalarla birlikte
Türkmenlerin de cezalandırılması istenmekteydi. Bu gruplar Çankırı ve
dolaylarında etkili olmakta ve çevreye zarar vermekteydiler.
Bu dönemde, özellikle vergi toplamada ve başka kamu işlerinin görülmesinde
devlet görevlilerinin büyük yolsuzluklar yaptıkları, halktan yasalarda
bulunmayan vergiler topladıkları anlaşılmaktadır. Örneğin, Çankırı halkı,
vergi toplamakla görevli mutasarrıfı, görevinden ayrıldıktan sonra,
İstanbul’a şikayet etmiştir. 1710’da yapılan bir şikayette, daha önce
Çankırı Mutasarrıfı olan Bulad Paşa oğlu İsmail Paşa’nın sancaktaki bazı
kazalardan haksız vergi aldığı bildirilmiş, durumun incelenmesi için
Çankırı Kadısı’na bir ferman ve sadrazam mektubu yollamıştır. Osmanlı
Devleti’nin merkezi otoritesinin zayıflaması sonucu ortaya çıkan ayânlar,
1768 Osmanlı–Rus Savaşında devletin onlardan yardım istemek zorunda
kalmasıyla daha da güçlenmiştir. Bunlar, bu dönemden sonra salt ayân
olarak kalmamışlar, güçlerini artırmışlar. Bunlar bu dönemden sonra salt
oğula geçen hanedanlar kurmuşlardır. Bu ailelerden biri Çankırı’yı da
içine alan geniş bir alanda hüküm süren Çaparzâdeler’dir. Bu aile iki
yüzyıla yakın egemenliğini sürdürmüştür. Bu dönemde aralarında Çankırı’da
olmak üzere bir çok ayân hakkında sayısız şikayetler yapılmıştır.
Çankırı’ya bağlı pek çok köyden, Mustafa Hatip oğlu Emrullah ve
yardakçılarının yüz elli-iki yüz kuruş aldıkları ve halka eziyet ettikleri
yolunda şikayetler olmuştur. Çeşitli köylerden gelenler ile şikayet
edenler arasında yapılan duruşmada, şikayetlerin asılsız olduğu anlaşılmış
ve durum Haziran 1802’da Çankırı Kadısınca bir mektupla İstanbul’a
bildirilmiştir. Çankırı’nın Çaparzade Süleyman Beyin (1782-1813) bölgesi
olması nedeniyle, Çankırı Sancağı’na bağlı Şabanözü’nde ayânlık iddia eden
Hacı Ali oğlu Mehmed’in cezalandırılması görevi Süleyman Beye verilmiştir.
Yapılan araştırmalar sonucu Mehmed hakkında yapılan şikayetlerin doğru
olmadığı anlaşılmış ve Mehmed resmen ayan olmuştur.
Çankırı ve çevresinde etkili olan Çaparzadeler önceleri yalnızca Bozok
(Yozgat) Mütesellimi iken, daha sonra aile kısa sürede daha da büyüyerek
gücünü arttırmıştır. Çaparzade Süleyman Bey döneminde devlet bu aileden
sık sık yardım istemiştir. Devlet, kimi zaman ayânlardan birinin yolsuz
bir davranışını önlemek için öbür ayânları kullanıyordu. Örneğin,
Anadolu’da çeşitli sancaklardan buğday istemişti. Bu sancaklar arasında
Çankırı da bulunuyordu.
Çankırı da halk, ayândan bazı kişilerle anlaşarak, halkın sefer nedeniyle
bir çok ödemede bulunduğunu belirtmiş ve zahireyi eksik vermişti. Bunun
üzerine sancak mutasarrıfın vekili olan mütesellime, ayânların “sürgün ve
kalebend” edilerek gereği gibi cezalandırmaları ve istenen buğdayın
verilmesi emredilmiştir.
Çankırı XIX. yy’da ana ulaşım yollarının dışında kalan bir yerleşim
merkezi olduğundan fazla gelişmemiştir. Ekonomik yaşamda geleneksel
üretimi biçimi sürmüş, buna bağlı olarak da önemli bir nüfus hareketliliği
olmamıştır. Aynı dönemde Osmanlı merkezi yetkesinin zayıflaması, Kadıkıran
isyanı ile Çankırı’ya da yansımıştır.
Türkmen kökenli ve isminin de Kadıkıran Mehmet olduğu bilinen kişinin
isyan hareketi, Osmanlı coğrafyasında diğer bir takım isyanların olduğu
tarihle paralellik göstermektedir. Aynı zaman dilimi içerisinde
Tepedelenli Ali Paşa’nın, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ve Yunan
ayaklanmasının başlaması Osmanlı yönetimini güç durumda bırakmıştır.
Kadıkıran Mehmet’in 3.000 kişi ile birlikte ayaklanması üzerine İbrahim
Paşa, adamlarından Koca Arab’ı ayaklanmayı bastırmak üzere göndermiştir.
Bu arada Kadıkıran, sıraya başvurarak affedilmesi ve bir il verilmesini
talep etmişse de bu isteği reddedilerek hakkında idam fermanı
çıkarılmıştır. Kuvvetlerinin sayısını 5.000’e çıkaran Kadıkıran ile Koca
Arab’ın Çankırı’daki Dümeli ovasında karşılaştığı tahmin edilmektedir.
Ayaklanma bastırılınca Kadıkıran Mehmet önce İran’a, oradan da Rusya’ya
sığınmış, Rusların Tiflis elçisi de onu Erzurum’a, oradan da İstanbul’a
göndermiştir. Kadıkıran Mehmet’in ayaklanma öncesinde ve sonrasında
Çankırı Merkezi ile İl sınırları içerisinde oturduğu ve burayı merkez
yaptığı tahmin edilmektedir.
XIX. yy’ın ilk yarısında Çankırı Ankara Vilayetine bağlı iken, ikinci
yarısında, yeni idarî ve mülkî yapılanmaya paralel olarak Kastamonu
Vilâyetine bağlanmıştır. Bu dönemde Kastamonu vilâyetine Çankırı ile
birlikte Sinop ve Bolu sancakları da bağlıydı. 1894 yılında Çankırı merkez
kazaya Koçhisar (Ilgaz), Şabanözü ve Tuht (Yapraklı) nahiyeleri, Çerkeş
kazasına da Karacaviran, Bayındır ve Ovacık nahiyeleri bağlıydı. Çankırı
sancağına dönem dönem Kalecik ve İskilip kazalarının da bağlandığı
bilinmektedir.
1899’da
Çankırı merkezde askerî birlik olarak İkinci Kastamonu Fırkasının Üçüncü
Kastamonu Livasına bağlı Altıncı Çankırı Alayı, Ilgaz’da Beşinci Kastamonu
Alayına bağlı İkinci Koçhisar Taburu vardı. Subaylarının çoğunu Yunan ve
Girit savaşları gazilerinin oluşturduğu söz konusu askeri birliklerin yanı
sıra Çerkeş’te On İkinci Safranbolu Alanının İkinci Taburu bulunmaktaydı.
EVLİYA
ÇELEBİNİN SEYAHATNAMESİNDE ÇANKIRI
Kengırı
Kal’ası: Dağıstan ve Türkistan içre kalmış bir vilâyettir. İlkin Kastamonu
hâkimi ve Kötürüm Muharrem nâmelik vâsıtasıyla Brusa Rûm tekfûrundan feth
edilmiş ba’de Yıldırım Han’ın eline geçmiştir. Sonra Çelebi Sultan Mehmed
(822) tarihinde tekrar feth etmiştir. Zirâ timür vak’asında elden çıkmış
idi. Anadolu eyaletinde sancak beyi tahtıdır. Beyinin hâsı (35781)
akçedir. Yedi zeâmet (381) tımârı vardır.
Alaybeyi,
Çeribaşı ve Yüzbaşısı vardır. Kanun üzre cebelileri ile beyinin livâsı
altında bin beş yüz askeri olur. Üç yüz pâyesiyle şerif kazâdır. Üç Divân,
Dört Divân, Kızıl Öz, Alaca Öz,
Alaca Mescid divânlarına kadar on iki divân nâhiyeleri vardır. Kadısına
senevî üç bir guruş beyine on bir guruş hâsıl olur. Amma şirret iblîs-i
telbîs kavmi vardır. Sipâh yeri olmağla kethüdâ yeri yeniçeri serdârı
müfti, nakib, muhtesibi, şehir kethüdası, şehir subaşısı vardır. Kal’ası
murabba’ü’şekl seng bina, köçek bir ribat, bir kapusu. Vâroşu vâsi-i
fezade olup dört bin kadar bağlı, bağçeli ma’mür haneleri havidir.
Camilerinin en meşhuru (Sultan Süleyman Hân Camii) olub bir minareli
kurşun ile mestûr müzeyyen bir cami-i ma’murdur. Âb û havası latif, halkı
oldukça garib – dost olub memduhatından beyaz pirinç bozası meşhurdur.
EVLİYA
ÇELEBİ BİN DERVİŞ MEHMED ZİLLÎ
[Müellif];
Evliya Çelebi Seyahatnamesi, [Tab-ı: Ahmed Cevdet], İlk Tâb-ı, 3. Cilt.,
ss. 250-251, Dersaadet’te.
“İkdâm Matbaası”, 1314 (1896)
Aynı yıl
Çankırı’da 743 mahalle ve köy varken, XX. yy’ın başlarında sancağın genel
nüfusu kadın 76.375 ve erkek 77.417 olmak üzere toplam 153.792 kişiydi.
Nüfusun % 1’ini gayr-i Müslim ahali, kalanın ise Müslümanlar
oluşturuyordu.
1867 yılında, ilk olarak, bugünkü Ziraat Bankasının temeli sayılabilecek
Menafi-i Umûmiyye sandıkları Çankırı, Çerkeş ve Kalecikte de açılmıştır.
1869 yılında açılan hastane, bugünkü Çankırı Hastanesidir. Daha sonraki
sâlnâmelerde de görüleceği gibi İnaç köyündeki bir dakik (un) fabrikasının
geliri söz konusu hastanenin giderlerine ayrılmıştır.
1872
yılında, diğer sancaklarda olduğu gibi Çankırı Sancağında da Ziraat
Komisyonu’nun oluşturulduğu, tarımda üretim çeşitliliğini arttırıcı yöntem
arayışları içine girildiği ve bu amaçla tahıl üretiminin çeşitliliğini
arttırıcı yöntem arayışları içine girildiği ve bu amaçla tahıl üretiminin
ağırlıkta olduğu bölgede ilk defa düzenli olarak susam ve afyon tohumu
ekiminin yapıldığı ve deneme maksatlı olarak bütün sancak dahilinde 20.000
adet dut fidanı ile 264.500 adet tütün fidanı dikiminin gerçekleştirildiği
bilinmektedir. Aynı yıllarda merkez ilçede 20.000 adet cehri fidanı,
Çerkeş Kazasında da afyon tohumuna ilâveten 33 kıyye (okka) kendir
tohumunun ekimine başlanmıştır.
Balkan savaşı sonrası, gerek savaştan memleketlerine dönen askerler,
gerekse muhacirlerle Anadolu’ya yayılan kolera, tüm kentleri olduğu gibi
Çankırı’yı da etkilemiştir. Bu dönemde başta Çankırı–İskilip yolu olmak
üzere Çankırı-Tosya, Çankırı-Ankara ve Çankırı– Kastamonu yollarında
kordonlar oluşturularak şehir adeta karantina altına alınmıştır.
Mutasarrıflık ve belediyenin koordinasyonunda, muvazzaf askerler ile
halkın da katılımıyla bu salgın hastalık, mümkün olan en az kayıpla
atlatılmıştır.
Çanakkale Savaşı sırasında eşlerini ve babalarını cepheye gönderen Çankırı
kadınlar ve çocukları boş durmamış, kurdukları “Kengırı Askere Yardımcılar
Derneği” ile satın aldıkları yün ipliğini Ankara’daki 5. Kolordu
tarafından ödenmek üzere iplik yapıp çorap örerek söz konusu Kolordu
merkezine göndermişlerdir.
Çankırı Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait sosyal ve siyasal tarihi için
birincil derecede önemli kaynak, Çankırı Şer’iyye Sicilleri’dir. Halen
Ankara Milli Kütüphane’de bulunan söz konusu Şer’iyye Sicilleri 76
defterden oluşmakta ve h. 1063-1330 (1653-1914) yıllarını kapsamaktadır.
Çankırı Şer’iyye Sicilleri’nin transkripsiyonunun yapılması ve bugünkü
dilimize çevrilmesi ile ilin tarihindeki bir çok karanlık nokta
aydınlanmış olacaktır.
Mütareke ve Milli Mücadele
Mondros Mütârekesi imzalandığında Çankırı, Kastamonu vilayetine bağlı bir
sancaktı. Gerek birinci dünya savaşı yıllarında gerekse milli mücadele
döneminde savaşın doğrudan etkilerini yaşamadığı için, Çankırı’nın önemli
bir yıkıma uğradığı söylenemez. Topraklarının verimsizliği ve ticaret
yollarının dışında olması nedeniyle güçlü bir eşraftan yoksundu. İşsizlik
yaygındı. Savaştan dönenlerin iş bulamaması, zaten yoksul olan halkı daha
da yoksullaştırmıştır. Bu nedenle savaşı izleyen yıllarda eşkıyalık
olayları oldukça artmıştı. Aynı dönemde, Merzifon’daki Amerikan Koleji
merkezli olan ve Anadolu’nun kuzeydoğusunda bir Rum Pontus Devleti kurmayı
amaçlayan örgüt Çankırı’da gizli çalışmalar yürütüyordu. Örgütün zaman
zaman silahlı saldırılar yapması, dikkatlerin Çankırı üzerinde
yoğunlaşmasına yol açıyordu. Kuracakları devletin Çankırı’yı içine
alacağını ileri süren Pontusçular’ın o günlerdeki en önemli eylemi Ilgaz
Dağı Doruk mevkiindeki jandarma karakolunu basmaları ve Jandarmaları
öldürmeleriydi. Çankırı halkının büyük tepkisine yol açan bu olaydan
sonra, Müslüman halkla Ermeni ve Rumlar arasında ciddi sürtüşmeler baş
gösterdi.
Öte yandan
Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milletvekillerinin sürekli göz hapsinde
tutulmaları nedeniyle İstanbul’da çalışma olanağı kalmamıştı. Bu yüzden
1920 Mart sonlarında Anadolu’ya göç başladı. Bu arada 12 Mart 1920’de
Mustafa Kemal bir genelge yayınlayarak olağanüstü bir meclis toplanması
gereğini dile getirdi. Bütün il ve sancaklarda temsilci seçimi yapılmasını
istedi. Seçilecek temsilcilerden oluşacak bu meclise, daha önce İstanbul
Meclis-i Mebusan’ında görev alan milletvekilleri de davetliydi. Bu davete
uyan çok sayıda milletvekili ve aydın İstanbul’u terk etmeye başladı. Bu
yolculuk esnasında başlıca yol izleniyordu. Bunlardan birincisi Adapazarı
Geyve-Düzce Bolu üzerinden Ankara’ya ulaşan karayolu, ikincisi de Şile–
İnebolu deniz karayoluydu. İnebolu’da karaya çıkan milletvekilleri at
sırtında Kastamonu’ya gidiyor, oradan da Çankırı’ya geçip bir iki gün
konakladıktan sonra, Ankara’ya ulaşıyorlardı.
13 Nisan 1920 de başlayan birinci Düzce- Bolu ayaklanması, kısa sürede
bölgenin benzer toplumsal özelliklerine sahip ilçeleri olan Gerede,
Beypazarı ve Safranbolu’ya yayıldı. Ayaklanmanın Ankara’yı da
etkileyebilecek bir boyuta ulaşması üzerine Mustafa Kemal 24 Nisan da,
Bursa’da bulunan 20 nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya şu telgrafı
çekti:
“Ayaklanma, Safranbolu ve Çerkeş’e yayılmıştır. Karışıklığın Ankara’ya
doğru geliştiği görülmektedir.Ankara’da faydalanılacak 700 kişi kadar
kuvvet vardır. Oradan alacağınız azami kuvvetle Ankara’ya gelmeniz
gerekmektedir. Yüksek cevaplarınızı makine başında, ivedi olarak
beklemekteyiz.”
Bu arada Genelkurmay Başkanı İsmet (İnönü) Bey de 25 Nisan da Çankırı’ya
gelen 58 nci Alay Komutanı’na bir telgraf çekti. 58 nci Alay’ın hızla
Çerkeş’e giderek ayaklanmayı bastırmasını istedi. Bunun üzerine 58 nci
Alay Çerkeş’e yürüdü. Dört gün sonra 29 Nisan’da Kastamonu Valisi Cemal
Bey, ayaklanmanın sonucuna ilişkin olarak Ankara’ya şu bilgiyi verdi:
“Dışarıdan
gelen bazı fesatçıların kışkırtmalarıyla Safranbolu’daki dükkanlar
kapanmış, telgraf muhaberesi kesilmiş ve önceden oraya gönderilmiş olan
jandarma takım komutanının vazifeden alıkonulmuş olduğu... Ayrıca, Çerkeş
ve Safranbolu’ya gönderilen milli kuvvetlerin dün İlçelere olaysız girdiği
ve her iki ilçede sıkıyönetim ilan edildiği...”
Çerkeş’teki küçük çaplı ayaklanmayı bastırdıktan sonra, 58 nci Alay 5
Mayıs’ta, Binbaşı Vasfi Beyin komutasında Gerede’ye yürüdü. Ancak, burada
yoğun bir ateşle karşılaşan birlikler dağılarak Çerkeş’e çekilmek zorunda
kaldılar. Ertesi gün, bu kez Kızılcahamam Müfrezesi’nin düzenlediği bir
saldırı Gerede önlerinde yine bozguna uğradı. Durumun yeniden kötüye
gitmesi üzerine, başarısızlıkları komutanların becerisizliğinde gören
Mustafa Kemal, Geyve’ye gelmiş bulunan Ali Fuat Paşa’ya yeni bir telgraf
çekti ve acele önlem alınmasını istedi:
“Ayaklanma durumunun önemini hakkıyla tahmin edeceğinize eminim.
Kızılcahamam ve Çerkeş istikametlerinde, sonradan yeni bir şiddetle
genişleyen ayaklanma Ankara’yı dışardan da tehdit edecek bir durum
almıştır. Ankara, Keskin ve Haymana gibi civarı ile beraber; ancak maddi
baskı altında kendisini gösteremeyen bir fesat yuvası bulunduğu muhakkak
olduğundan, bugün Ankara, yani bütün milli varlık, tehlike altında
sayılmak gerekir. Konya ayaklanması’nı da ayrıntılarıyla bilmektesiniz.
Bundan dolayı, her şeyden önce, Ankara’da tam anlamıyla güvenlik sağlamak
için, bu fesat alanını çevreleyen
Safranbolu–Çerkeş–Kızılcahamam–Beypazarı– Mudurnu–Geyve hakkında savunmaya
geçilmesi gerekmektedir.bir defa bu durum tespit edildikten sonra,
ayaklanmanın yok edilmesi için esaslı tertipler düşünülebilir. Bundan
dolayı Adapazarı’na taarruzdan vazgeçebilir. Sizin, Geyve’den ayrılmanızda
bir sakınca yoksa, bütün bu işleri bizzat idare etmek üzere Ankara’ya
şeref vermeniz uygun olur.”
Mustafa Kemal’in bu telgrafı üzerine, Ali Fuat Paşa ayaklanmayı
bastırmakla görevli birliklerin başına geçti; Çerkez Ethem güçlerinin de
bu birliklere katılımıyla Düzce–Bolu Ayaklanması 1920 Mayıs sonlarında
bastırıldı.
Aynı yıl 19 Temmuz’da patlak veren İkinci Düzce Ayaklanması sırasında 58
nci Alay’a bağlı birliklerin Çerkeş’te bulunması nedeniyle, İlçede
herhangi bir olay meydana gelmedi. Tersine buradaki birlikler Gerede
Ayaklanması’nın bastırılmasında önemli bir rol oynadılar.
Doğrudan işgal görmediği ve işgal bölgelerinden de oldukça uzak olduğu
için, Çankırı’da işgale karşı örgütlenmeler, ancak, Mayıs 1920 den sonra
gerçekleştirildi.
Çankırı ve yöresi Milli Mücadele günlerinde, doğrudan işgale uğramamış
olmasına karşı yoğun askeri etkinliklere sahne olmuştur. Bu dönemde
Çankırı deniz yoluyla yapılan ulaşım ve taşıma işlerinde önem kazandı.
Deniz yoluyla İnebolu Limanı’na gelen Osmanlı ordusu subay ve erleri,
burada oluşturulan bir ulaştırma örgütünce önce Kastamonu’ya oradan da
Çankırı yoluyla Ankara’ya Batı Cephesi’ne gönderiliyordu. İstanbul’da
Kuvvayyı Milliye örgütünce gönderilen silah ve cephanelerin taşıma işi de
aynı yolla yapılıyordu. Giderek, buradaki lojistik etkinlikler
yoğunlaştırıldı ve 02 Şubat 1921 de Çankırı da bir Menzil Nokta
Komutanlığı kuruldu. Ulaştırma ve taşıma işleri de bu komutanlık
aracılığıyla yürütülmeye başlandı.
Çankırı’daki lojistik etkinlikler, Sakarya Savaşı sırasında daha da büyük
bir önem kazandı. Nitekim, 25 Ağustos 1921 de Çankırı’da bir hafta içinde
1.000 yataklık bir askeri hastane kuruldu. Çevre halkın yardımlarıyla
donanımı tamamlanan hastanede, cepheden gelen yaralıların bakımı
yapılıyordu. Çankırı’nın bu işe ön ayak olması öbür illerin halkını da
harekete geçirdi ve kısa zamanda cephe gerisinde önemli bir lojistik ve
sağlık hizmetleri ağı kuruldu.
05 Mart 1922 de ise, Çankırı’da oluşturulan bir “amele taburu” na yol ve
köprüler onartıldı. Kışla ve menzil yapımlarında da kullanılan bu tabur,
askerlik çağını geçirenlerden ve sakatlardan oluşuyordu. Tabur, Büyük
Taarruzdan sonra dağıtıldı
ATATÜRK ÇANKIRI'DA
Atatürk 23
Ağustos 1925 günü sabahın erken saatlerinde yeni bir Anadolu gezisine
çıkıyordu. İki otomobil hazırlanmıştı. Birine Atatürk, Kütahya
Milletvekili Nuri (Conker) Rize Milletvekili Fuat (Bulca), ötekine
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik (Bıyıklıoğlu), Başyaver Rusuhi,
Yaver Muzaffer (Kılıç), Muhafız Birliği Komutanı İsmail Hakkı (Tekçe),
Özel Kalem’den Lütfi Bey bindiler. Yaverler ve İsmail Hakkı (Tekçe) nın
dışında herkes sivil ve şapkalı idi. Bu gezinin özelliği de Kastamonu ve
İnebolu’da Şapka Devrimini fiilen başlatmaktı.
Yolda Kalecik’e uğradılar. Tüney Hanı’na geldikleri zaman Çankırı Valisi
Cemil, Çankırı Milletvekillerinden Talat, Ziya ve Rifat beyler, Çankırı
Belediye Başkanı ve daha başkaları Atatürk’ü karşıladılar. Öğleye doğru
Çankırı’ya giriyorlardı. Çankırılıyı, başı açık, elindeki panama şapkasını
selam duran askeri birliği, öğrencileri ve binlerce Çankırılıyı, başı
açık, elindeki panama şapkasını sallayarak selamladı. Atatürk’ü şapkalı ya
da başı açık görenler, başlarına el atıyor, fes, kalpak ne varsa çıkararak
ellerine alıyor, Atatürk’ü başları açık selamlıyordu.
Yolu üzerinde kurbanlar kesilir, toplar atılırken Atatürk doğruca Çankırı
Belediyesi’ne geldi. Buzlu ayranlar içilirken hoşbeşler yapıldı. Atatürk o
gün çok neşeliydi. Çankırı’da, Kastamonu gezisi dönüşünde bir gün
kalacaktı. Hep birlikte Kurtuluş Kız Okulu’na geldiler. Öğle yemeği burada
hazırlanmıştı. Yemekten sonra, saat 13.30’da hemen otomobillere bindiler.
Kastamonu’ya uğurladılar.
Kastamonu Dönüşü Yine Çankırı’da
31 Ağustos 1925 Pazartesi günü öğleden sonra saat 17.00’de tekrar
Çankırı’ya giriyordu. İlk geldiği gün başını açan halk, şimdi bezden,
keçeden diktikleri şapkalarla Atatürk’ü karşılıyordu. Binlerce karşılayıcı
arasında başı fesli kalpaklı hemen hemen hiç kimse yoktu. Şapka bulamayan
başı açıktı.
Çiftçiler bir kağnı arabasını başaklar, kırmızı–beyaz kurdelelerle
süslemiş, karşılamaya çıkmışlardı. Aşar vergisi kalktığı için Atatürk’e
şükran duyguları sonsuzdu. Atatürk onlara:
- Aşar kalktığı halde uygulamada sıkındı var diyorlar, doğru mu? diye
sordu.
- Hayır Paşam, çok memnunuz, diye karşılık verdiler.
Atatürk’ün Kastamonu’daki “Şapka Gezisi” 23 Ağustos 1925 ten 31 Ağustos
1925 Pazartesi gününe kadar sürmüş, gezi her yönüyle başarılı olmuştu.
Atatürk, vatandaşların coşkun gösterilerinden, şapkayı, en ufak bir tepki
göstermeksizin hemen benimsemelerinden çok memnundu. Devrim Atatürk’ün bir
işaretiyle kendiliğinden oluvermişti. Daha hiçbir emir verilmeden halk
terzilerine harıl harıl şapka, kasket diktiriyor, bulamazsa başını
açıyordu. Yeryüzünde hiçbir devrim, bu kadar içtenlikle, anlayışla,
isteyerek ve bilerek yapılmamıştı. Halka şapkayı alıştıra alıştıra, önce
memurlardan başlayarak giydirelim diyenler aldanıyordu. Halk, Kastamonu ve
Çankırı gezisiyle birlikte, şapkayı çoktan giymişti. Yeter ki siz ona
giyeceği şapkayı bulunuz.
Hükümete geldikleri sırada bir İskilip Heyeti Atatürk’ü ille de İskilip’e
götürmek istiyordu. Atatürk: (Sevgili İskiliplilere teşekkürlerimi ve
selamlarımı götürünüz. Gezimi uzatmaya imkân kalmadı. Başka bir zamana...)
dedi. Söz şapkadan, giyimden açılmıştı. Atatürk;
- Kıyafeti, medenî bir şekle dönüştürmek için kanun falan gerekmez. Millet
karar verir, yapar. Yalnız bir Diyanet İşleri Reisi, buna bağlı müftü,
imam ve hatipler vardır. Bu sınıfa ait özel kıyafeti tanırız. Bu işlerle
görevli olmayanların aynı kisveyi giymeleri doğru değildir. Bu gibilerini
kimse tanımaz ve kabul etmez. dedi.
Atatürk, Hükümet Konağında daire müdürleri ve memurlarını ayrı ayrı
tanıyarak, ellerini sıktı. Görevleri ile ilgili sorunlar sordu. Sağlık
Müdürü’ne:
- İlin sağlık durumu nasıldır? Derken, Tapu Müdüründen de tapu ve kadastro
konusunda bilgiler alıyordu. Akşam olmuştu. Çankırı Ortaokulu üst katı
Atatürk ve birlikte olduğu konuklar için hazırlanmış, dayanıp döşenmişti.
Atatürk ortaokula geldiği sırada Tahsin Nahit (Uygur) bir hoş geldiniz
konuşması yaptı. Atatürk bu konuşmaya şu karşılığı verdi:
- Çok derin, çok samimî duygularınıza teşekkürler ederim. Beni çok
sevdiğinizi, bana çok güvendiğinizi, işaret ettiğim hedeflere bütün
varlığınızla yürüyeceğimizi söylüyorsunuz. Benim buna verebileceğim cevap
şudur ki: Ben güven ve saygıya hak kazanacak başarılar göstermişsem, o da
sizlerin yardımlarıyla olmuştur. Güveninize yürekten inanarak, millî
görevimde muhtaç olduğum gücü ve yetkiyi sizden alıyor, sizde buluyorum.
Bahtiyarlığımı Çankırı’nın sevgili halkının karşısında yüksek sesle ifade
ediyorum.
Sonradan, 1945 yılında, Çankırı’nın en büyük meydanında elinde şapka ile
dikilen Atatürk Heykeli’nin kaidesinde yerini alan bu sözler, o akşam
herkesi coşturmuştu. Fener Alayı ise Çankırı’ya, Çankırı’nın unutamayacağı
bu mutlu geceye ayrı bir güzellik katıyordu.
1925 yılının 1 Eylül sabahı...
Atatürk, Çankırı'dan Ankara'ya dönüyordu.
(Atatürk Çankırı'da yazısı Mehmet Önder'in "Atatürk Yurt Gezileri" isimli
kitaptan alındığı, 1998 yılı Çankırı İl Yıllığında belirtilmiştir.)
|
|
NÜFUS
Çankırı
İli'nin Cumhuriyet Döneminden önceki nüfus verilerine ilişkin bilgiler
salnamelerde ve bazı araştırmacıların aktarmalarında alınabilmektedir 1869
yılında yayımlanan ve Çankırı Sancağını da içeren I. Kastamonu Vilayeti
Salnamesindeki verilere göre Kalecik kazası da dahil olmak üzere Çankırı
Sancağının toplam nüfusu 66.731 kişidir. Yüzyılın (19. yy.) başlarında ise
Çankırı Sancağının nüfusu erkek 77.417; kadın 76.375 olmak üzere toplam
153.792 olmuştur.
Cumhuriyet Döneminde gerçekleştirilen ilk genel nüfus sayımı sonuçlarına
göre (1927) Çankırı İli'nin nüfusu 157.219 'dur. Sayım yıllarına göre
Çankırı İli'nin nüfus verileri şu şekildedir.
Çankırı Nüfusunun Gelişimi
|
YILLAR |
NÜFUS |
|
1927
|
157.219 |
|
1935
|
177.587 |
|
1940
|
183.782 |
|
1945
|
197.356 |
|
1950
|
217.188 |
|
1955
|
228.232 |
|
1960
|
241.452 |
|
1965
|
250.706 |
|
1970
|
261.367 |
|
1975
|
265.468 |
|
1980
|
258.436 |
|
1985
|
263.964 |
|
1990
|
279.129 |
|
1997
(İkametgaha Göre) |
252.424 |
|
2000
(*) |
269.579 |
(x) Geçici
Sonuç
Çankırı
nüfus yoğunluğu sürekli olarak Türkiye genelinin altında olmasına karşın
1950'lere değin İl ve İlçe nüfus yoğunlukları arasındaki fark çok büyük
değildi. Örneğin 1927 yılında Türkiye'de nüfus yoğunluğu 18; Çankırı'da da
18'dir. 1950 yılında Türkiye'de 27, Çankırı'da 24'tür. Ancak 1980 yılında
Türkiye'de 58, Çankırı'da ise 31'dir. 2000'li yıllara gelindiğinde
Ülkemizde nüfus yoğunluğu 85 civarlarındayken, İlimizde 36'dır. Burada
temel etkenlerden biri İl dışına yönelik hareketinin yoğun bir şekilde
yaşanmasıdır.
Çankırı'ya bağlı iki ilçe Eskipazar ve Ovacık 1995 yılında Karabük'e
bağlanmıştır. Nüfusun değerlerindeki gelişimde bu durum gözönünde
bulundurulmalıdır.
İlde nüfusun yaş gruplarına göre dağılımına bakıldığında genç nüfus
yapısının varlığı görülmektedir. 1997 yılı verilerine göre 0-14 yaş arası
nüfus 70.752 kişi, 15-24 yaş arası 47.095 kişidir. Nüfusun % 60'lık kesimi
aktif nüfustur.
2000 Yılı Genel Nüfüs Sayımı
|
İlçenin Adı |
Toplam |
Şehir |
Köy |
|
İl
Toplamı |
269.579 |
139.761 |
129.818 |
|
Merkez |
78.558 |
62.389 |
16.169 |
|
Atkaracalar |
9.967 |
5.466 |
4.501 |
|
Bayramönü |
6.779 |
2.699 |
4.080 |
|
Çerkeş |
29.356 |
15.208 |
14.148 |
|
Eldivan |
9.267 |
5.704 |
3.563 |
|
Ilgaz |
38.217 |
11.325 |
16.892 |
|
Kızılırmak |
11.262 |
2.995 |
8.267 |
|
Korgun |
8.542 |
5.674 |
2.868 |
|
Kurşunlu |
25.503 |
10.875 |
14.628 |
|
Orta
|
26.525 |
6.038 |
20.487 |
|
Şabanözü |
14.671 |
6.005 |
8.666 |
|
Yapraklı |
20.932 |
5.383 |
15.549 |
|
|
EĞİTİM
Cumhuriyetin ilk yılarında, Çankırı'da halkın yaklaşık % 96'sının okuma
yazma bilmediği anlaşılmaktadır. 1927 Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre
kadın nüfusunun sadece 848'i, yani %1'i okuma yazma bilmektedir. Bu oran
erkekler için sadece %8,3'tür.
Cumhuriyetin ilk yıllarında 54 ilkokulda 700'ü kız, 3595'i erkek olmak
üzere toplam 4295 öğrenci öğrenim görürken, bu okullarda 107 öğretmen
görev yapmaktaydı. Ayrıca aynı yıllarda 1 orta ve mesleki teknik okul
bulunmaktaydı.
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki durum böyle iken kısa sürede milli eğitime
büyük yatırımlar yapılmış, köylerde ilkokul binaları inşa edilmeye,
olanların ise onarımına başlanmıştır. 1921 yılında Çankırı'da Milli Eğitim
için İl bütçesinden ayrılan para 8071 lira iken 1931 yılında bu rakam
189.986 liraya çıkmıştır. Gelişmeyi gösterme bakımında, 1923 yılında İl
genelinde kız öğrenci sayısı 460 iken, cumhuriyetin 10. yılının kutlandığı
1933 yılında bu sayı 2183'e çıkmıştır. Aynı yıllarda eğitim ve öğretimin
yaygınlaşmasında bir önemli faktör de, Harf Devriminden sonra kurulan
"millet mektepleri" olmuştur. 1928 - 1933 yılları arasında Çankırı'da
millet mekteplerine toplam 29.354 kişi devam etmiş, bunlardan 3254 kadın
ve 4546 erkek diploma almıştır.
İl'de Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan eğitim ve öğretim seferberliği,
Çankırılıların da istek ve desteğiyle sürekli gelişerek ve modernleşerek
günümüze kadar gelmiştir.
Çankırı'da eğitimin her kademesindeki kalite gelişimini sağlayacak
çalışmalar sürdürülmektedir. Son yıllarda eğitim yatırımlarına ödenek
miktarındaki artış bu sektördeki taleplere karşılık verir düzeye
ulaşmıştır. Sayısal göstergelerdeki artış yanında eğitim ve öğretimin
niteliğini yükselten yeni okul türleri 1990'lı yılların başlarında
açılmıştır.
Son
verilere göre Çankırı'da;
2 Anaokulu, 172 İlköğretim Okulu, 3 Genel Lise, 4 Anadolu lisesi, 1
Fen lisesi, 1 Anadolu Öğretmen Lisesi, 1 Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, 1
Endüstri Meslek Lisesi, 1 Teknik Lise, 2 Anadolu Teknik Lisesi, 5 Erkek
Teknik Genel Bağımsız Çok Programlı Lise, 1 Kız Meslek Lisesi, 1 Anadolu Kız Meslek
Lisesi, 1 Kız Teknik Genel Bağımsız Çok Programlı Lise, 1 Ticaret Meslek
Lisesi, 1 Anadolu Ticaret Meslek Lisesi , 3 Ticaret Turizm Genel Bağımsız
Çok Programlı Lise, 4 İmam Hatip Lisesi
bulunmaktadır. Ayrıca ana okulu öncesi eğitim veren 38 anasınıfı vardır.
Çankırı, üniversitelere öğrenci yerleştirmede, 1965-1966 öğretim yılında
Türkiye 10.'su iken, 1976-1977 öğretim yılında 42. sıraya düşmüş,
1984-1985, 1985-1986, 1986-1987 öğretim yıllarında ise peşpeşe üç defa
Türkiye birinciliği yakalamıştır. En son 2001-ÖSS Sınavı Geçerli Aday
Sayısına göre bir yüksek öğretim programına yerleşme yönünden İllerin
başarı sıralamasında Çankırı ilk sıra yer almaktadır. Sınava geçerli
sayılan 4101 kişiden 1612 kişi yerleşme başarısı göstermiştir.
EĞİTİM
KADEMELERİNE GÖRE
OKUL–ÖĞRENCİ–ÖĞRETMEN–DERSLİK-ŞUBE VE LOJMAN SAYILARI
(2001–2002 ÖĞRETİM YILI)
|
OKUL ADI |
Okul Sayısı |
Yeni Kayıt |
Öğrenci Sayısı |
Öğretmen Sayısı |
Şube Sayısı |
Derslik Sayısı |
Lojman Sayısı |
|
ANA
OKULU
|
2 |
133 |
133 |
8 |
8 |
8 |
0 |
|
ANA
SINIFI
|
(36) |
658 |
658 |
42 |
44 |
0 |
0 |
|
KIZ
MES. LİS. BÜN. UYG. ANA SINF |
(1) |
45 |
45 |
4 |
3 |
0 |
0 |
|
Y.İ.B.O BÜNYESİNDE ANA SINIFI
|
(2) |
26 |
26 |
2 |
2 |
0 |
0 |
|
P.İ.O. BÜNYESİNDE ANA SINIFI
|
(3) |
48 |
48 |
3 |
3 |
0 |
0 |
|
ÖZEL
İLKÖĞ.OKUL BÜNY. ANA SIN
|
(1) |
16 |
16 |
1 |
1 |
0 |
0 |
|
OKUL
ÖNCESİ TOPLAMI
|
2 |
926 |
926 |
60 |
61 |
8 |
0 |
|
BİRLEŞT.SINIFLI İLKÖĞRETİM OK. KÖY
|
123 |
673 |
4295 |
239 |
600 |
371 |
208 |
|
I ve
II KAD. İLKÖĞRETİM OKULU ŞEHİR
|
27 |
1673 |
14897 |
615 |
465 |
445 |
0 |
|
I ve
II KAD. İLKÖĞRETİM OKULU ŞEHİR
|
13 |
251 |
2401 |
135 |
109 |
121 |
26 |
|
YAT.
İLKÖĞRETİM BÖLGE OKULU ŞEHİR |
2 |
82 |
813 |
38 |
30 |
31 |
0 |
|
YATILI İLKÖĞRETİM BÖLGE OKULU KÖY
|
1 |
26 |
255 |
13 |
8 |
8 |
14 |
|
PANSİYONLU İLKÖĞRETİM OK . ŞEHİR
|
5 |
174 |
2270 |
97 |
75 |
106 |
8 |
|
ÖZEL
İLKÖĞRETİM OKULU
|
1 |
20 |
65 |
10 |
5 |
9 |
0 |
|
İLKÖĞRETİM TOPLAMI
|
172 |
2899 |
24996 |
1147 |
1293 |
1091 |
294 |
|
GENEL LİSE |
3 |
650 |
1254 |
63 |
39 |
28 |
0 |
|
ANADOLU LİSESİ
|
4 |
474 |
1025 |
52 |
42 |
47 |
0 |
|
FEN
LİSESİ
|
1 |
96 |
262 |
20 |
11 |
12 |
0 |
|
ANADOLU ÖĞRETMEN LİSESİ |
1 |
94 |
319 |
21 |
14 |
21 |
0 |
|
ANAD
. GÜZEL SANATLAR LİSESİ
|
1 |
96 |
106 |
16 |
8 |
8 |
0 |
|
ENDÜSTRİ MESLEK LİSESİ
|
1 |
184 |
790 |
81 |
27 |
32 |
2 |
|
TEKNİK LİSE
|
1 |
31 |
107 |
0 |
6 |
0 |
0 |
|
ANADOLU TEKNİK LİSESİ
|
2 |
57 |
226 |
0 |
12 |
0 |
0 |
|
ERK.TEKN.GEN.MÜD.BAĞLI
Ç.P.L .
|
5 |
271 |
689 |
76 |
41 |
41 |
10 |
|
KIZ
MESLEK LİSESİ
|
1 |
114 |
221 |
49 |
14 |
20 |
0 |
|
ANADOLU KIZ MESLEK LİSESİ
|
1 |
0 |
13 |
0 |
2 |
0 |
0 |
|
KIZ
TEK.GEN.MÜD.BAĞLI Ç.P.L .
|
1 |
40 |
111 |
14 |
7 |
14 |
0 |
|
TİCARET MESLEK LİSESİ
|
1 |
73 |
318 |
41 |
11 |
18 |
0 |
|
ANAD
. TİCARET MESLEK LİSESİ
|
1 |
26 |
102 |
3 |
5 |
0 |
0 |
|
TİC.TURİZM GEN.MÜD.BAĞ. Ç.P.L .
|
3 |
272 |
600 |
45 |
29 |
39 |
0 |
|
İMAM
– HATİP LİSESİ
|
4 |
92 |
281 |
44 |
18 |
39 |
0 |
|
ORTAÖĞRETİM TOPLAMI |
31 |
2643 |
6424 |
525 |
286 |
319 |
12 |
Diğer Meslek Liseleri (2001-2002)
|
OKUL ADI |
Okul Sayısı |
Yeni Kayıt |
Öğrenci Sayısı |
Öğretmen Sayısı |
Şube Sayısı |
Derslik Sayısı |
Lojman Sayısı |
|
ZİRAAT MESLEK LİSESİ |
1 |
33 |
118 |
14 |
7 |
5 |
12 |
|
SAĞLIK MESLEK LİSESİ(*) |
1 |
117 |
782 |
40 |
29 |
41 |
1 |
(*) Sağlık
Meslek Liseleri; Merkez, Eldivan, Ilgaz, Yapraklı, Kurşunlu, Orta ve
Çerkeş ilçelerindedir.
YÜKSEKÖĞRETİM
İlimizde
Ankara Üniversitesine bağlı olarak;
1. Orman Fakültesi
2. Sağlık Yüksek Okulu
3. Meslek Yüksek Okulu
Yüksek öğretim alanında eğitim öğretim vermektedir.
1. ORMAN
FAKÜLTESİ
Orman
Fakültesi Bakanlar Kurulu'nun 24.08.1994 tarih ve 94/6138 sayılı Kararı
ile kurulmuş ve 1996-97 öğretim yılında faaliyete başlamıştır.
Fakülte; Orman Mühendisliği, Orman Endüstri Mühendisliği, Peyzaj Mümarlığı
olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Şu an yalnızca Orman Mühendisliği
Bölümü faaliyettedir.
Orman Mühendisliği ana bilim dalında Yüksek Lisans eğitimine 2000-2001
öğretim yılında başlamıştır.
Makine, İklimlendirme, Elektrik ve Elektronik Atölyeleri hizmettedir.
Fakültenin çok amaçlı öğrenme merkezi komleksi 700 m² kapalı alanda hizmet
vermektedir. Komlekste; Yabancı Dil Öğrenme Merkezi, Çok Amaçlı Kütüphane,
İnternet Cafe, Klasik Kitaplar ve Okuma Bölümleri gibi merkezler vardır.
Fakültede en gelişmiş teknik imkanlar kullanılarak 5 laboratuvar
oluşturulmuştur. Bunlar; Orman Botaniği, Fitapatoloji, Silvikültür, Toprak
İlmi ve Ekolojisi, Havza Amenajmanı laboratuvarlarıdır.
2. SAĞLIK YÜKSEK
OKULU
Türkiye
genelinde Sağlık Meslek Liselerinin reorganizasyona tabi tutulması ile
birlikte, bazı illerimizde donanım açısından geniş imkanlara sahip bulunan
yerlerde Sağlık Yüksek Okulları açılması kararı doğrultusunda Çankırı
Sağlık Yüksek Okulu kurulmuştur.
Sağlık Yüksek Okulu 1999-2000 eğitim öğretim yılında 30 öğrenci ile
hizmete başlamıştır. Yüksekokuldan mezun olacak öğrenciler "Yüksek
Hemşire" ünvanını alacaklardır.
3. MESLEK YÜKSEK
OKULU
Meslek
Yüksek Okulu Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde Yay-Kur'a bağlı olarak
1976-1977 eğitim-öğretim yılında hizmete başlamıştır. 1982 yılında da
Ankara Üniversitesine bağlı olarak eğitim-öğretime açılmıştır.
Yüksek Okulda Teknik Programlar Bölümü ile İktisadi ve İdari Programlar
Bölümüne bağlı 11 alt programda eğitim-öğretim verilmektedir. Teknik
Programlarda; Bilgisayar, Elektrik, Endüstriyel Elektronik, Haberleşme,
İnşaat, İklimlendirme ve Soğutma, Kontrol Sistemleri Teknolojisi, Makine
İktisadi ve İdari Programlarda; Bilgisayarlı Muhasebe ve Vergi
Uygulamaları, İşletmecilik, Turizm ve Otelcilik bunlardan 8 alt programda
İkinci Öğretimde yapılmaktadır. Meslek Yüksek Okulu toplam 13 395 m²
alanda eğitim-öğretim, barınma, beslenme, sosyal ve kültürel hizmetler
vermektedir. Toplam öğrenci sayısı 4 bin civarındadır.
Meslek Yüksek Okulu, YÖK/Dünya Bankası İşbirliği Projesi kapsamında
verdiği eğitimle Avrupa Birliğine üye ülkelerde geçerli/eşdeğer Mezuniyet
Diploması verirken, AB'ne üye ülkelerle öğrenci değişimi düzeyinde
işbirliği yapmaktadır. 1984 yılında YÖK/Dünya Bankası Endüstriyel Eğitim
Projesine dahil olmuştur. Projeden sağlanan yaklaşık 5 Milyon $'lık kredi
ile çok önemli atılımlar yapmıştır. 4 Milyon $ tutarında 25 adet Modern
Atölye ve Laboratuvar kurulmuş ilave olarak yaklaşık 2 Trilyon TL'lık bina
ve makine teçhizatı yatırımı bulunmaktadır.
Meslek Yüksek Okulu; İngiltere'den Manchester College Of Arts An
Technology, Danimarka'dan Aalborg Teknik ve İş Koleji, Finlandiya'dan
Helsinki Polytechnic ve Sout Carelia Koleji, ABD'den Minnesota
Üniversitesi ve Kolej Birliği İle imzaladığı anlaşmayı başarılı şekilde
yürütmektedir. Tayvan National Techical Üniversity ile işbirliği anlaşması
imzalanacaktır. Yüksekokul aynı zamanda Uluslararası Mesleki ve Teknik
Eğitim Birliğinin (İVETA) üyesidir. Gerek verdiği eğitim programları ve
gerekse sahip olduğu teknik laboratuvar donanımı ile Okul-Sanayi işbirliği
kapsamında sanayiciler başta olmak üzere işyerlerine danışmanlık vb.
hizmetleri sunarken, Türkiye'de olduğu kadar Avrupa'da da ön sıralarda yer
almaktadır.
YURT-KUR
ÖĞRENCİ YURDU
1000
kişilik öğrenci yurdu 1999-2000 eğitim öğretim yılında ilk aşamada 450
kişilik kısmı ile hizmete açılmıştır. Yurt 864 kişilik kapasite ile
hizmettedir.
ÇANKIRI
ÜNİVERSİTESİ VAKFI
Çankırı
Üniversitesi Kurma Vakfı (ÇÜVAK); zamanın Milli Eğitim Bakanı Nevzat
AYAZ'ın öncülüğünde, milletvekilleri, Çankırı Valiliği, Çankırı
Belediyesi, Ticaret ve Sanayi Odası, Esnaf Odaları, Çankırı'lılar Vakıf ve
Dernekleri, iş adamlarının destek ve katılımları ile 1995 yılında
kurulmuştur.
Çankırı Üniversitesi Vakfı kuruluşundan hemen sonra çalışmalarını
başlatmıştır. Çankırı İl Merkezinde Ankara Karayolu üzerinde ve çok uygun
olan 324 900 m² arazi Çankırı Üniversitesi kampüs alanı olarak tahsis ve
tescil ettirilmiştir.
Orman Fakültesinin ihtiyaç duyduğu idari ve teknik donanımı için gerekli
mali destekler sağlanmıştır. Laboratuvarların donanımı için maddi destek
verilmiştir.
Sağlık Yüksek Okulu için bina temini ve tefrişi sağlanmış olup, okul
laboratuvarı donanımı için parasal destek verilmiştir.
Meslek Yüksek Okulunun öğrenci kapasitesinin arttırması ve yeni bölümler
açmasına yardımcı olmak amacıyla Valilikçe tahsis edilen dört katlı Özel
İdareye ait binanın tadilatı için gerekli parasal yardım yapılmıştır.
Vakıf tarafından mevcut Fakülte ve Yüksek Okullar sürekli desteklenerek,
hizmetlerde etkinlik sağlanmaktadır. |
|
KÜLTÜR
Çankırı'nın merkez ilçesi dahil, köy ve kasabalarında Türk Milli Kültürü
yaşatılmakta olup köy ve kasabalarında genel olarak "kapalı toplum"
özelliği görülmektedir.
Öyle ki Çankırı köylerinde halen köy odaları bulunmakta, geleneksel Türk
misafirperverliğinin en güzel örnekleri bu köy odalarında
sergilenmektedir. Düğünlerde, bayramlarda ve benzeri milli günlerde halkın
birbirleri ile olan münasebetleri, yıkılmamış bir milli dayanışmanın
ender örneklerinden olmaktadır.
Büyüklere saygı, küçüklere şefkat ve sevgi yanında sosyal yardımlaşma
halen yaşanmaktadır. Bu durum, Çankırı'ya gelip de uzun bir süre yaşayan
yabancıları dahi hemen etkisi altına almakta, onları da gelenek ve
göreneklere tabi kılmaktadır.
Bu bölümde Çankırı kültürel hayatının önemli unsurları folklor, düğünler,
sünnet, yaran, el sanatları, mutfak ve belirli günler başlıkları altında
verilmiştir.
ÇANKIRI FOLKLORU
|
Aslında çok geniş bir araştırma ve inceleme konusu olan Çankırı
Folkloru'nu biz burada kısaca ve ana hatlarıyla ele alacağız. Bu
konudaki müstakil eserleri de, yeni yetişen Çankırı evlatlarının
mutlaka verecekleri inancını taşımak istiyoruz. Aksi takdirde,
kendilerinden evvelki neslin işlemiş oldukları hatayı devam
ettirmek gibi büyük bir vebali omuzlamış olacaklarını
zannediyoruz.Genel bilgiler vermek bakımından Çankırı folklorunda
etkili bir rolü bulunan gelenek ve görenekleri tanıtmak yerinde
olacaktır. |
|
Çankırı halkının yaşayışı ve dünyası hakkında öğrenmek
istediklerimizin hemen tamamı merkez ilçe hayatından uzak kalmış
olan köy ve kasabalarında daha geniş ve daha canlı bir şekilde
görülebilmektedir.Çankırı, değişen her türlü hayat şartları ve
tarzına rağmen, gelenek ve göreneklerinden "öz olarak" çok şey
kaybetmeyen nadir bir ilimizdir. Nitekim, yavuklusuna (nişanlısına)
kenarı işlemeli mendil gönderen genç kızları kalmamış olsa bile,
kırsal kesimde aynı kızları ve kadınları yolda yürürken hala
erkeklerin önünden geçmezler. Çünkü sımsıkı ve hem de farkında
olmadan, yürekten bağlı oldukları açıkça görülen "töre"ye aykırı
bilirler erkek önünden geçmeyi...
|
Yine aynı
şekilde, davullu-zurnalı, üç gün üç gece yapılan düğünlerin yerini,
belediye nikah salonu veya düğün salonu törenleri almışsa da gerdeğe giren
güveyi yumruklanır ve az önce sağdıçlar tarafından camiden (yatsı
namazından) getirilmiştir.
Gelinlerin kına gecesi kınaları yakılır ve kına gecesi oyunlarında mutlaka
bindallı veya üçetek giyilir.Bütün bu ve buna benzer hususlar, Çankırı'da
gelenek ve göreneklerin "öz olarak" değil, şekil olarak bazı değişmelere
uğradığını göstermektedir.Her sene kış mevsiminde büyük yaran sohbetleri
ve hemen her düğünde, "baş donanması" merasimleri de gençler arasında
uygulanmakta ve öz haliyle yaşatılmaktadır.Çankırı'da diğer illerimizde
hemen hiç rastlanmayan bir husus daha vardır ki o da, gençlerin büyük bir
çoğunluğunun, mahalli halk oyunlarını oynayabilmeleri, saz çalıp
türkülerini aslına uygun tarzda söyleyebilmesidir. Mahalli halkoyunları,
çeşitli okullarda kurulan ekiplerce yaşatılmakta, halk eğitimi kurslarında
da bu oyunlar öğretilerek canlılığı muhafaza edilmektedir.
Hele Eldivan İlçesindeki düğünlerde kurulan “Seymen Alayı” aslından hiçbir
şey kaybetmeden güzel bir gelenek olarak yaşatılmaktadır. Yine Eldivan
ilçesinde yapılan eğlencelerde ve düğünlerde kukla gösterileri, kayda
değer bir başka numunedir.
Çankırı Düğünleri
Günümüz Çankırı'sında köy ve kasabalarında çok önemli değişikliklere
uğratılmamış düğün adetleri hakkında derli toplu bilgileri Merhum Hacı
Şeyhoğlu Hasan Üçok’un, 1930, 1931, 1932 yıllarında Çankırı'da neşredilmiş
ve Duygu Gazetelerindeki tefrika edilmiş yazılarından öğrenebilmekteyiz.Bu
kaynaktan öğrendiklerimizi, günümüz Çankırı'sında yaşayan düğün
adetlerinin şekli ile yer yer mukayese ederek sunacağız. Aslında elli sene
önce kaydedilen düğün adetleri ile bugünün Çankırı'sında yaşayan adetler,
genel hatları ile birbirlerinin aynısıdır. Lakin, bilhassa para yönü ağır
basan ve aşırı masrafı gerektiren motiflerin, zaruri olarak terkedilmiş
olduğu da bir gerçektir. Düğünlerde İlk Teşebbüs:
Evlenme çağına gelen Çankırılı delikanlının anası, oğlu için aradığı
münasip gelin adayını bulunca, bu durumu kocasına iletir. Bugün de aynı
durum geçerli olmakla birlikte, daha çok oğlan bulduğu kızı anasına, anası
da kocasına anlatmaktadır. Bunun üzerine, kızın kendisi ve ailesi
hakkında lüzumlu araştırmalar yapılır, bilgiler toplanır. Kız, yapılan
araştırmalar neticesinde ahlaken, bilgi ve beceriklilik bakımından
münasip görülürse dünürlüğe karar verilir. Köy ve kasabalarda bu durum
geçerli ise de, şehir merkezinde kız ve oğlanın tanışarak anlaşarak
evlenmelerine daha sık ratlanmaktadır.
Daha sonra, araya bir aracı konarak kızın anasına haber verilir. Kız anası
da kocasına söyler, ağabeyi varsa onun da görüşü alınır, durum oğlan
tarafına haber verilir. Bunun üzerine, kız tarafı ilk olarak normal bir
masrafla alınabilecek takı ve eşyaların listesini oğlan tarafına duyurur.
Eskiden bu listede beş adet beşibiyerde kulplu altın, iki çift elmas küpe,
iki elmas yüzük, iki elmas iğne, iki çift gümüş nalin, iki gümüş kemer,
iki kaftan, iki Bağdat dokuması ipek çarşaf, iki hamam takımı, iki çift
potin kalüş yer almakta idiyse de, bugün bunların çoğu istenmemektedir.
İstenilenler sadece nişan yüzüğü, bilezik ve kolye ile altın zincir gibi
takılar ve eşyalar olmaktadır. Diğer istekler, daha sonra
belirlenmektedir. İstekler, oğlanın ailesi tarafından da kabul edilmişse
söz kesilmiş demektir.
Nişan Töreni:
Oğlan evi tarafından kabul edilerek alınan eşya ve takılar, kız evine
gönderildikten sonra bir Cuma günü nişan yapılır.
Nişan günü, oğlan tarafının kadın ve kızları ile bir de defci davet
edilir. Defci çalmağa başlar. Her iki tarafın davet edilen kadınları oyun
ve eğlencelerini birkaç saat kadar sürdürdükten sonra, ortaya bir kat
elbiselik kumaş serilir. Bu kumaş, oğlan evi tarafından getirilen ziynet
eşyaları ile birlikte, gelin kıza elbiselik olarak getirilmiştir.
Gelin olacak kız içeriye girince, elebaşılık eden kadınlar "Allah aşkına
maşallah deyiniz, nazar değmesin” diye ihtarda bulunurlar. Gelin kız,
yerde serili kumaşın üzerine gelip ayakta durur. Getirilen yüzük parmağına
takılır. Diğer mücevherler de elbisesi üzerine iliştirilir.
Bunlardan sonra gelin kız, önce oğlan tarafının (annesinden başlamak
üzere) ellerini öper. El öpme sırasında, getirilen özel hediyeler de
takılır.
Şimdi ise (daha çok şehir merkezinde) bu nişan merasimi, oğlan ile kızın,
davet edilen her iki taraf akrabaları huzurunda ve kız evinde, birbirine
kırmızı bir kurdele ile bağlamış nişan yüzüklerinin, hatırı sayılır bir
akraba veya eş-dost tarafından takılması şeklinde yerine getirilmektedir.
Nişan merasimindeki eğlence ve hediye vermeler de, bu esnada
yapılmaktadır.
Şerbet İçilmesi:
Genelde kısmi değişikliğe uğramasına rağmen, şerbet içilmesi de şu şekilde
olur: Kadınlar tarafından nişan töreni yapılmadan bir iki gün evvel
ailenin durumuna göre erkekler tarafından da tören yapılır. Törende dualar
okunur ve şerbetler içilir. Şerbet içme adeti sadece kadınlar arasında
yapılmaktadır ve özellikle "darısı başına olsun" dilekleriyle, genç
kızlara içirilmektedir.
Kadın ve erkekler arasında bu şekilde nişan töreni tamamlandıktan sonra,
kız oğlan tarafına geçmiş sayılırdı ve bugünden başlamak üzere oğlan
anasına gelinlik etmeğe başlardı. Gelinlik etmekten maksat, gelin olan
kızın kaynana ve kayın babasına kat’iyyen yüksek sesle söz söylememesidir.
Mecburi bir durum olursa, çok hafif bir sesle konuşabilmesiydi.
Gelin kız her nerede oğlan tarafından bir kadınla karşılaşsa, onların
ellerini öper. Yanlarında hiç kimseyle konuşup eğlenemez... Aksi
takdirde, gelin hakkında hiçte hoş olmayan dedikodular bir anda
yaygınlaşır. Ancak, gelinlik etme adeti günümüz Çankırı'sında genellikle
kasaba ve köylerinde bu şekildedir. Merkezde ise gelin kızlar sözlüsü veya
nişanlısı ile el ele-kol kola gezebilmekte, eğlenebilmektedir.
Nikah Töreni Veya Düğün (Dün):
Çankırı'da nikah töreni yahut düğün, eskiden şu şekilde yapılmaktaydı:
Mahalle bekçisinden, imamından, muhtarından başlayarak diğer yetkililere
bahşiş ve harçlar verildikten sonra, mahalle imamına hitaben izinname
çıkartılırdı.
İzinname"de "... mahallesi imamı efendi, badesselam inha olunurki... nam
bikri ile evlenmesine canib-i şer'i şerifeden izn-i şer'i lahık olundu
vesselam.." tarzında beyan bulunurdu, izinnamede, "Mihr-i müeccel" ve "mehr-i
muaccel" diye tespit edilmiş iki yer bulunurdu.
"Mihr-i müeccel" nikah bedeli, "mehr-i muaccel" de erkeğin vakti olmayıp
ta geline ait mücevheratı ve diğer eşyaları ileriki bir zamanda yapılmak
üzere adet ve miktarının bedeli demekti. Bu durumları beyan eden hususlar,
izinnamedeki tespit edilen yerlere yazılırdı.
Ölüm veyahut başka bir surette ayrılık vaki olur ise izinnamedeki yazılı
hususlar, kadının hakkı olarak gerekirse mahkeme hükmü ile alınırdı.
İziinnameler, mahalle imamları tarafından muhafaza edilerek saklanırdı.
Nikah duasına mahallenin ulema ve diğer sayılır kişileri davet edilirdi.
Kızın bir vekil iki şahidi, oğlanın da aynı şekilde bir vekil, iki şahidi
davetliler arasında bulunurdu.
Nikaha başlanmadan önce imam efendi tarafından, yapılacak veya yazılacak
birşey olup olmadığı sorulur, varsa şayet, yapılır veya yazılırdı.Nikah
miktarına gelince, öteden beri nikah miktarı pazarlık suretiyle yapılması
adet idi. İmam Efendi meclisin ortasına oturur, sağ tarafına oğlanın, sol
tarafına da kızın vekil ve şahitleri otururdu.Kız tarafına hitaben
"İsteyiniz bakalım.." derdi.
Bu şekilde kız tarafı ile oğlan tarafı arasında, imam efendi hakemliğinde
sürüp giden pazarlık sonucunda bir bedel tespit edilirdi. Miktarın
tespitinden sonra nikahın aile kuruluşunda esas olduğunu beyan eden bir
Hadis-i Şerif okunur herkes diz çöker, ellerini açık olarak dizlerinin
üstüne koyarlardı. Yalnız imam efendi elinin birisini kapalı olarak
dizinin üstüne koyardı. Sebebi ise nikah esnasında oğlan evinin düşmanları
büyü yapılabilir düşüncesiydi.
İmam oğlanın vekiline hitaben üç defa:"-Allah'ın emriyle, Peygamberin
kavliyle, filanın kızı filan hanımı, kendi tarafından vekaleten filan
efendiye asaleten alıverdin mi?..." diye sorardı. Oğlanın vekili ise
"Alıverdim" diye cevap verirdi. İmam efendi de, bunun üzerine "Ben de akdi
nikah eyledim." deyip elini açar ve uzunca bir dua okurdu.
Daha sonra orada bulunanlara şerbet verilir, artan şerbet de uygun görülen
yerlere gönderilirdi. Kız tarafı da bir tepsi baklava ve hediye ile
karşılıkta bulunurdu. Kurban bayramlarında arife günü kız evine kurban
göndermek adetten idi. Buna da, kız tarafı baklava ve diğer hediyelerle
karşılık verirdi.
Bugün:
Çankırı'daki nikah ve düğün adetlerinin eskiye karşılık, bu adetlerin pek
çok yönü, günümüzde bazı değişikliklere uğramıştır. Bu değişikliklerin en
önemli sebebi, hiç şüphesiz ki, artan ihtiyaçlar ve her yönden sağlanan
sosyo ekonomik değişim ve gelişmelerdir.
Günümüz Çankırı'sında nikah akdi, resmi ve imam nikahı olmak üzere iki
ayrı safhada yapılmaktadır. Resmi nikah, daha çok düğün merasimi ile
birlikte yapılmaktadır. Ekonomik zorluklar ve bir de zamandan tasarruf
etme kaygısının tabii bir neticesi olarak düğün merasimi şekline
dönüştürülmüş olan resmi nikah (belediye nikahı) işlemi, genellikle
Belediye Nikah Salonu veya benzeri bir yerde yapılmaktadır.
Belediye Evlendirme Memurluğu tarafından tayin edilen gün ve saatte, nikah
salonunda "nikah ve düğün merasimleri" yapılacağı, matbu halde bastırılan
davetiyelerle eş-dost ve akrabalara önceden duyurulur. Davetliler, nikah
saatinden 15-20 dakika önce salona gelerek yerlerini alırlar. Hemen
ardından da damat tarafından gelin, salona getirilir. Gelinle damat,
nikah saatine kadar bir süre, davetlilerin bulunduğu salondan ayrı bir
odada bekletilir ve nikah esnasında yapacakları işler hakkında, nikah
memuru tarafından kısa bilgiler verilir.
Nikah memuru ile gelinle damat tarafının şahitleri salondaki masada
yerlerini aldıktan sonra, gelin ve damat kol kola salona girerler.
Salondaki davetliler, ayağa kalkarlar ve gelinle damadı alkışlarlar.
Masaya vardıklarında önce gelin, şahidinin karşısındaki sandalyesine
oturur, damat da kendi şahidinin karşısına oturur.
Belediye nikah memuru, varsa tebrik ve telgrafları okur. Ardından da,
Medeni Kanun'un ilgili maddesine göre Belediye Başkanınca kendisine
verilen yetkiye dayanarak nikahlarını kıyacağını yüksek sesle duyurur ve
önce kıza, sonra da oğlana ayrı ayrı;
"-Filan kızı filan... falan oğlu falanı kocalığa kabul ediyor musun?",
"-Filan oğlu filan... falan kızı falanı, eş olarak kabul ediyor musun?.."
diye sorar.
Kız ve oğlan yüksek sesle "evet" dedikten sonra, önce kız, ardından da
oğlan, deftere imza atarlar. Şahitler de imza attıktan sonra, evlendirme
memuru her ikisini de yüksek sesle "karı-koca" ilan eder. Bunun üzerine
damat, kızın ayağına basarak duvağını açar. Davetliler alkışlarlar...
Nikah tamam olduktan sonra, gelinle damat, salonun çıkış kapısında
durarak, davetlilerin tebriklerini kabul ederler. Davetlilerin tebrik işi
bittikten sonra, kız ve oğlan tarafı, hep birlikte hatıra fotoğrafları
çektirirler. Bu iş de tamam olunca konvoy halinde şehir dolaşılarak oğlan
evine ulaşılır.
İmam Nikahı:
Dini nikah da denilen imam nikahı, ya resmi nikahtan veya gerdeğe girmeden
hemen önce yapılır. Bu nikah işleminde, eskiden olduğu gibi izinnameler
yoktur.
Günümüz Çankırı'sında dini nikah, kızla oğlanın birbirlerini görmelerinde
bir mahzur bulunmamasını sağlamak için nişandan hemen sonra da
yapılmaktadır. Yine bugünkü Çankırı'da düğün merasimlerinin bir başka
bölümü daha vardır: Resmi nikah ile birlikte düğün salonunda yapılanların
haricinde, üç gün önceden kız ve oğlan evlerindeki şenliklerdir bu
bölüm...
Bu şenlikler genellikle Cuma günü kadınlar arasında başlar. Kına gecesi ve
son günün gündüzüne kadar devam eder. Kız evinde şenlikten sonra kadınlar
arasında mevlid okutulur. Kına gecesinde oğlan evinde ise, "Baş
Donanması" yapılır.
Baş Donanma:
Bu adet, eskiden daha teferruatlı ve geniş bir şekilde yapılmakta iken,
bugün tam olarak uygulanamamaktadır. Öyle ki, ekonomik durumu yerinde
olmayan aileler, külfetli olduğu için her yönüyle mükemmel ve
geleneklere-göreneklere uygun bir düğün yapamadığı gibi, durumu yerinde
olan zenginler ise, düğünlerini balolarla yapmayı tercih eder olmuşlardır.
Günümüz Çankırı'sında Başdonanması, genel olarak Yaran Sohbetleri'ndeki
şenlik vb. oyunlarla renklendirilen bir hal almıştır. Bu da her yıl kış
mevsiminde yapılması gereken ama çeşitli sebeplerden dolayı ihmal edilen
Yaran Sohbetleri'ne, yeni nesillerin özleminden kaynaklanıyor olsa
gerek...
Oğlan evinde baş donanması yapılırken, kız evinde de kına yakılır.
Kına Yakma:
Oğlan evinde baş donanma yapıldığı saatlerde kız evinde kına yakılma şöyle
olur: Kız evi yakınları yatsı namazından evvel gelerek kız evinin büyük
olan odasında belli bir yere otururlar. Oğlan evi tarafından gelenler ise
ayrı oturur. Defçi kadınlarla birlikte türkü söyleyenler de bulunur.
Yatsı vakti sonunda oğlan tarafından olan kadınlar, oğlan evinde toplanır.
Toplu halde kız evine giderler. Oğlan tarafından giden kadınlar, çok süslü
giyinmeye itina gösterirler. Bu kadınlardan ikisi, ellerinde tepsiler
içinde her çeşit kuru yemiş ile birlikte kınayı da götürürler.
Eskiden bu gidiş, özel bir tören şeklinde idi ise de, şimdilerde gayet
sadeleştirilmiş ve normal hale getirilmiştir. Kına gecesinde eski
adetlerden kalanlar, çerez yemek, oynamak ve kına yakmak üzere çok az
sayılacak motiflerdir. Havai fişekler atılması ve oldukça yüklü miktarda
para masrafını gerektiren diğer motiflere de rastlanılır.
Oyunlar oynandıktan, çerezler yendikten sonra yaşlı ve becerikli kadınlar,
dua ve ilahiler okuyarak, gelini evin ortasına oturturlar ve törenle
kınasını yakarlar. Daha sonra oğlan evinden gelen kadınlar evlerine
giderler. Kız evinde kalan gelin kızın arkadaşları, ona arkadaşlık ederek
sohbet ederler.
Gelin Çıkarma:
|
Çankırı'da gelin çıkarma adedi, geçmiş yıllardaki duruma bakarak,
günümüzde bir hayli değişikliliklere uğramıştır. Diğer gelenek,
görenek ve adetlerde olduğu gibi, masraftan kaçmak ve günün icaplarına
aslını bozmadan uyabilmek kaygısı ile uğratılan bu değişik gelin
çıkartma adetlerinin dün ve bu günkü hâlleri şu şekildedir.
Kına gecesinin ertesi günü, gelin çıkartma merasimi yapılır.
Sabahleyin erkenden, oğlan evinin her tarafı temizlenir. Eski tantana,
şaşaa yerine bir sükunet çökerdi. Oda tarafında, güveyi ile yanına
gelen bir kaç genç arkadaşından başka kimse kalmazdı.
Davullar bir yandan ağır ve dertli havalar çalarken, öte yandan da
kuşluk vakti (öğleye doğru) güveyinin gireceği hamam temizlenerek
hazırlanırdı. Hamamda saz takımı şen havalar çalar ve aynı zamanda
güveyi ile arkadaşları hamama giderlerdi. |
|
Öğle
ezanı okunduğu zaman, bir gün öncesinden okuyucular vasıtasıyla
yapılan davetler üzerine oğlan evi tarafı oğlan evinin önünde, kız
evi tarafı da kız evi önünde toplanırdı. Oğlan evi tarafından
bindirilen 20-30 kadar süvarinin (atlının) önünde davullar zurnalar
çalar, köçekler oynayarak kafile (gelin alayı) yola çıkardı. Daha
önceden çeyizi götürülen katırların iki katı süslenmiş hayvanlar,
kafileyi takip ederdi. Sağdıç ta aynı şekilde süslü bir ata bindirilir
ve gelin getirmek için hazırlanan arabalar, arkalarında yüzlerce
seyirci ve davetli ile kız evine giderlerdi. Kız evine varmadan yolda
sancakların önü kalabalık olurdu bazen Çankırı cadde ve sokaklarına
sığmaz hale gelirlerdi.Bu şekilde kız evi önüne varırlardı. Kız evi
önünde toplanan kalabalığa, kız evi tarafından şerbetler dağıtılırdı.
|
|
Kuşak
Bağlama:
Gelin, babası evinden çıkarken, avluda en yakın akrabalar ve bir de hoca
bulunurdu. Gelini avlu ortasına dikerler, en yakın akrabasından ve
zenginlerden birisi, gelinin beline bir kuşak veya gümüş kemer bağlardı,
gelinin beline kuşak bağlayan kişi, kendi kesesine göre, gelinin cebine
para da koyardı. Orada bulunan hoca dua eder, duasından sonra gelin orada
bulunanların elini öperdi. Gelin, bineceği ata (veya arabaya) kadar iki
tarafına kilimler gerilerek, kimseye gösterilmeden götürülürdü. Gelin, en
yakın ve yaşlı akrabasından iki hanımla birlikte arabasına biner, diğer
arabalara da diğer kadınlar binerlerdi. Gelin tarafının çeyizi, oğlan
tarafının hazırladığı çeyizle aynı kıymette olurdu. Her iki tarafın
çeyizlerinin yüklenmesi için 20-30 kadar katır hazırlanırdı.
Bazen süslü bir rahlenin üzerine Kur'an konur ve sırmalı örtülerle
örtülürdü. Bu rahle ön tarafta ve başta götürüldü ki, gelin kızın okuma
bildiğine işaret gösterilirdi. Çeyiz, her katırın üzerine telli oda
takımları, kilimler, halılar örtülmek suretiyle yüklenir ve herkesin
gözleri kamaştırılmak istenirdi.Gelini taşıyan vasıtalar, at, tahterevan,
tatar arabası, lando veya yaylı arabalar gibi vasıtalar idi. Bu halde
kafile (düğün alayı) giderken mezarlık civarına gelince dururlar ve davul
zurnalar susturulur Fatihalar okunurdu.
Yastık Götürmek:
Gelin çeyizi yükletildiği ve gelin alayı hareket ettiği sırada gençlerden
birisi bir köşe yastığını kaçırıp hamama götürürdü. Güveyi, yastığı
götüren gence bahşiş verir ki, bu bahşiş gelinin evden çıkartıldığı, ve
yola koyulduğu haberinin bahşişidir.
Gelin alayı şehrin merkez mahalle ve caddelerinden geçerler. Alay geçerken
önlerine ipler gerilir ve düğün sahibinden bahşişler alınır. Bu şekilde
gelin, yeni evine getirilir. Oğlan evinin büyükleri ve yakın akrabaları
yanlarında bir imam ile evin önünde beklerler. Gelin eve girince dua
edilir. Gelin, önce kayınbabasının ve büyüklerinin ellerini öper,
kayınbabası ve akrabaları, gelinin başına kuru yemişle karışık bozuk para
serperler. Bu paralar oradaki çocuklar tarafından kapışılır ki, uğur ve
bereket sayılmaktadır. Gelin, hazır edilen odaya alınır.
Güveyi Girişi :
Gelin, oğlan evine geldikten bir kaç saat sonra, kız evi tarafından
hazırlanan baklava ve etli yiyecekler getirilir. Bunları getirenlere de
bahşişler verilir. Bu yiyecekler sadece gelin ile damat beye aittir.
Hamamdan çıkarılan damat, yatsı namazına camiye götürülürdü. Namaz
çıkışında, eve bir haberci gönderilir (Çok önceleri bu haber, fişek
atılarak duyurulurmuş). Gelin odasına iki bardak şerbet hazırlanırdı.
Gelin hanım, duvağı örtülü halde, odanın bir tarafına dikilirdi. Orta
yerde bir yatak, bir tarafa da seccadeler serilirdi. Oda ortasına serilen
bu yatak, gündüz kim serdi ise o kişi tarafından kaldırılırdı. Güveyi
kapıya geldiğinde, imam dua ederdi. Güveyi yaşlıların elini öperdi. Bu
sırada kapı açılır ve güveyi süratle içeri girerdi. Çünkü gençler
tarafından güveyinin sırtına yumruk vurmak adettir. Güveyi acele
davranmazsa epeyce yumruk yerdi.
Güveyi gelinin bulunduğu odaya girer. Orada gelinle birlikte bekleyen
yenge, gelinin duvağını açar ve ikisini el ele tutuşturarak çıkardı.
Güveyi ve gelin, ilk önce seccadenin başına giderek iki rekat hacet namazı
kılarlardı.
O gece edilen duaların mutlaka kabul olunduğuna itikat edilirdi. Namaz
kılınıp, dualar
edildikten sonra kalkarlardı. Oğlan bir köşeye oturur, kızı da yanına
alırdı. Kıza bir kaç soru sorardı. Kız cevap vermezdi. Oğlan, önceden
hazırladığı söyletmeliği (elmas veya altın yüzük vb)
verirdi. Bunu verince kız da konuşmağa başlardı. Güveyi daha sonra
gelinden su isterdi. Gelin, önceden hazırlamış olduğu şerbetleri verir ve
birlikte içerler ki içilen bu şerbet ağız tatlılığına, yani tatlı dilli ve
güler yüzlü olmağa işaret sayılırdı. Sonra kız evinden gönderilen
yiyecekler yenilirdi...
Çankırı Düğünlerinde Söylenen Türkülerden Örnekler
Bayrak Kaldırma Havası
Çankırı köylerinde, düğün evinin önünde bayrak dikme adeti vardı. Buna,
"Bayrak Kaldırma" denilirdi. Bayrak kaldırılırken, davul-zurna ile şu
türkü çağrılırdı:
Dan yüzüne
dan yüzüne Dan uykusu tatlı olur
Vurdum dilberin dizine Kaldırırlar akşam seni
Çayırda bostan bozuyor Öğle işi firkatli olur
Öksüzler bakar gözüne Yıldırırlar akşam sen
Halay Çekme Havası
Çankırı köylerinde on beş-yirmi genç yahut orta yaşlı grubu, el ele
tutuşarak bir yarım halka (hilal) oluştururlar. Halkanın her iki başında
bulunanlar, ellerinde mendil yahut birer çevre sallar ve çalınan havanın
ahengine uygun olarak ağır ağır dönmeğe başlarlar. Davul ve zurna bu yarım
dairenin ortasında durur ve genellikle şu havayı çalardı.
Sarı kavun
dilimi Gidiyorum Çorum'a
Nitdin oğlan gülünü Bir taş değdi koluna
Gülünü elinden alan Kolum sarılmak ister
Bulsunlar Allah’ından Yarin ince beline
Aman aman sarı kız Aman aman sarı kız
Yatamam ben yalınız Yatamam ben yalınız
"Aman aman" nakaratına gelince, baştakiler daireden ayrılarak iki
ellerinde mendiller olduğu halde hoplamağa başlarlar. Buna göre diğerleri
de hoplaya hoplaya çevirirler. Oyundan sonra halay başı olan, davulcuya
bahşiş verirdi.
Gelin
Havası
Gelin, güveyi evine götürülürken, davul-zurna şu havayı çalardı:
Karacamın
taburunu bozmuşlar
Karamandır her kardeşim karaman
Bozluğun dağını ne çok gezmişler
Bekar olsam gitse canım aramam
Karacamı sinesinden üzmüşler
Ben illerin evlerinde duramam
Karacam karacam aslan karacam
Karacam karacam aslan karacam
Anan yasdık koysun yaslan karacam
Anan yasdık koysun yaslan karacam
Bu türkü
uzun bir bozlaktan kalmış iki parça olup hikaye ettiği hadisenin; "bir
kızı seven iki erkekten birisinin gelini götürürken diğeri tarafından
saldırıya uğrayarak Karaca denilen damadın göğsünden vurulmak suretiyle
gelinin kaçırıldığını" anlattığı, Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok derlemesinde
bahsedilmektedir.
Tan Havası
Tan havası, Sabah Namazı'ndan yarım saat evvel düğün evinin en yüksek
odasında çalınırdı. Ne kadar davul zurna varsa bu havaya katılırdı. Bir
kasaba halkını derin uykusundan kaldıran bu hava çalınırken de şu türkü
söylenirdi:
Gel felek
gurbette alma canımı
Gülüşan beylerinin gülü solarmı
Feleğin elinden çektiğim neler
Duyar düşmanlarım şadıgam olur
Bozulmuş bağlara bülbül konarmı
Ayrılır ateşi bağrımı deler
Yıkıp
viran etme mamur hanemi
Evveli ağlayan sonra gülermi
Eşinden ayrılmış gurbete salar
Yuvada yavrular perişan olur
Düşürdün dillere felek sen beni
Düşürdün dillere felek sen beni
Gelin Övme
Türküsü
Gelin, güveyi evine getirildiğinde, önceden hazırlanan odanın kapısına
telli-duvaklı olarak dikilirdi. Defçi kadınlar da gelini övmeğe
başlarlardı. Ve şu türküyü söylerlerdi:
Hoş geldin
allı gelin Hoş geldin allı gelin Hoş geldin allı gelin
Sefa geldin pullu gelin Sefa geldin pullu gelin Sefa geldin pullu gelin
Haçan gelin haçan gelin Gelinimiz gelir güle güle Gelin hanım evinden
ağlayarak çıktı ,
Evlere güller saçan gelin Nur doğdu birden bire Annesinin ciğerini
dağlayarak çıktı
Oğlumuzu alıp kaçan gelin Kayın ana iyi dilekler dile Güveyi beğ de
yollara düştü
Çok şükür
geldi gelinimiz
Şen oldu evimiz gönlümüz
Defçi kadınlar bu sefer de kaynana karşısına geçerek şu türküyü
söylerlerdi:
Güveyi beğin annesi annesi Oğlan bizim kız bizim
Ellerinde güller kokası Gelin hanım iki gözüm
Gelin hanıma iyi günler veresi Kulağında kalsın sözüm
Çok şükür
geldi gelinimiz Çok şükür geldi gelinimiz
Şen oldu evimiz gönlümüz Şen oldu evimiz gönlümüz
Benin ağam kadı ile müderris Kavağın dibine gülük bastırdım
Kayık gelse Üsküdar'a gideriz Ben o zeybeği ağam diye astırdım
Gelse bile kötüleri nideriz Basaksız evlere basak yaptırdım
O yavrunun düğmeleri çiziktir Hayatsız evlere hayat yaptırdım
Feslikan'a ben atımı bağladım O yavrunun düğmeleri bir sıra
Yar gelip geçtikçe gönlüm eğledim A kız biz gidelim gayrı Mısır'a
Ben o yara sabah selam yolladım
O yavrunun düğmeleri bir sıra
A kız biz gidelim kayrı Mısır'a
Türkünün sonunda da güya kaynana söylemiş gibi şunu derlerdi:
Evimin sıçanı geldi Sırrım açanın geldi
Gündüz yazup Gece okuyanım geldi
Gelin
Almaya Giderken
Hendekten
sesini aldım Karşıdaki gök ekin
Başından fesini aldım Aldırdım elimdekin
Koca köyün içinde Her soran benzin sorar
Beğendim seni aldın Hiç sormaz kalbimdekin
Amanın güzelim bize gel Amanın güzelim bize gel
Allar, allar giy de bize gel Allar, allar giy de bize gel
Şu dağlar çiçeklendi Şu dağlar meşe dağlar
(A kız)
yareler pürçeklendi Anam köşede ağlar
Çek bayraktar bayrağı Yari bana vermezler
Ayrılık gerçeklendi (A kızlar) ateş düşeni dağlar
Amanın güzelin bize gel Amanın güzelim bize gel
Allar, allar giy de bize gel Allar, allar giy de bize gel
Kına
Yakarken Söylenen Türkü:
Hani bu kızın anası Esvap yülüğün ak taşlar
Elinde mumlar yanası Yiyip içtiğin ocaklar
Allah muradını veresi Gölgelenip geçtiğin ağaçlar
A kızım kınan kutlu olsun A kızım kınan kutlu olsun
Vardığın yerler şen olsun Vardığın yerler şen olsun
Küçük dayın atın yeder Bir elinde tava sapı
Büyüğü yanında gider Bir elinde helva topu
O da babasına bedel Bu da öküzün hakkı
A kızım kınan kutlu olsun A kızım kınan kutlu olsun
Vardığın yerler şen olsun Vardığın evler şen olsun
Diğer
Düğün Türkülerinden Örnekler
Şu dağın başında vatanım yurdum Evlerine varamadım köpekten
Kadir Mevlam bize eylesin yardım Telli uçkur çezemedim ipekten
Bir değil, beş değil, on değil derdim Akşam sabah yapışırım bilekten
Açıldı yareler uç verdi gayri Ben bu derdin hangisine yanayım
Her sabah her akşam okunur ezan Evleri olsa da yüksek olmasa
İki ayağım tutmaz odamda gezem Ayrılık olsa da ölüm olmasa
Katibim yok benim mektubun yazan Yarin yolladığı güller solmasa
Ben bu derdin hangisine yanayım
Gel otur yanıma illere karşı Karşıdan karşıya el etme yarim
Şen olsun sevdiğim gezdiğim çarşı Seni görmeyeli nice oldu halim
Ya ben ağlamayayım kimler ağlasın Genç yaşımda beni bitirdin zalim
Şu deli gönlümü kimler eğlesin
Ben bu derdin hangisine yanayım
Şu karşıki bağlarda üzüm deveği Şu dağın başında bir tutam çiçek
Ne sen gelin oldum ben güveyi Ne kadar söylesem o kadar gerçek
Sağ olup gelirsem bir gün yurduma İnanmazsan kadı efendi beni yemine çek
Sen gelin olursun ben de güveyi Yarin gözü yaşlı yemini bilmez
Aman Allah ben bu derdi nideyim
Genç yaşımda dağlara mı gideyim.
ÇANKIRI'DA
SÜNNET DÜĞÜNLERİ
Her ailenin, erkek çocuğu sahibi olduktan sonra ilk telaşı, çocuklarını
sünnet ettirmek, kaygısıdır. Bu hal ve kaygı, İslami bir adet olarak
yaşanmaktadır.
Çankırı'da yaşayan sünnet adetleri, bundan yarım asır öncesinde çok büyük
masrafla yapılan ve debdebesi bol düğünler şeklindeydi. Büyük oranda şekil
değişikliğine uğratılmış ve mümkün olduğu kadar az masrafla hatta her
ailenin kendi maddi durumuna göre yaptığı sünnet düğünleri günümüzde şöyle
cereyan eder:
Düğün
Başlangıcı:
Çankırı'da sünnet düğünleri genellikle sonbahar mevsiminde yapılır. Çünkü
bu mevsim, her aile için bir çok telaşın son bulduğu ve her şeyin bol
olduğu bir mevsimdir.
Düğün öncesinde, sünnet olacak çocukları için evlerde birer yatak (Karyola
veya somya) süslü olarak hazırlanır. Çocuk tek ise tek yatak, bir kaç tane
ise bir karyolaya üç dört çocuk yatırılır. Ev, bir bayram yeri gibi
süslenir. Sünnet edilecek çocuk için hazırlanan düğüne, matbu olarak
yapılmış davetiyeler ile eş dost ve akrabalar çağrılır. Davetlilere pilav,
ayran asıl olmak üzere, ailenin durumuna göre yemek ziyafeti verilir.
Yemekten sonra mevlid okutulur, ilahiler söylenir. Çocuklar ise,
alınlarında "maşallah" yazılı ve özel olarak hazırlanmış sünnet elbiseleri
giydirilmiş vaziyette, arabalarla şehirde gezdirilir. Ki bu hal çocuğu
sünnet olmağa iyice alıştırır, ısıtır diye kabul edilmektedir.
Sünnet
Olmak:
Sünnet olacak çocuklar, evde hazır bulunan sünnetçi önüne getirilince,
hafızlar tarafından "aşr-ı şerif" okunur, fatihalar okunur. Bir yandan da
dışarıda davul zurna veyahut başka çalgılar varsa çalmaya devam eder. Bu
esnada çocuk veya çocuklar sünnet edilir. Çocuk ağlamaya başlarsa, hemen
açılan ağzına bir parmak bal sürülür (bu eskiden yapılmakta idi ki
şimdilerde yapıldığına pek rastlanmıyor).
Kısaca anlatmaya çalıştığımız sünnet düğünleri, genel olarak Türkiye'nin
bir çok yerinde benzer adetlerle yapılır. Çankırı'ya has olan sünnet
düğünü motifi ve unsurları ise, yukarıda izah ettiğimiz şekildedir.
|
Kaynak : http://www.cankiri.gov.tr/
|
|